Hikâye edebiyatımızda önemli ve kendine has bir kimliğe sahip olan Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir ve romanlarını olduğu gibi hikâyelerini de rüyanın nizamı (rüya estetiği)’nı model alarak oluşturmuştur. Bu manada, Antalya’da bir lisede okuyan öğrenciye yazdığı ünlü mektubundaki “mamafih roman anlayışım şiir anlayışımdan fazla ayrılmaz. Orada da rüya kelimesi için söylediğim şeyler, hatta rüyanın nizamı hâkimdir.” (Tanpınar 1992a: 248) cümleleri, söylediğimizi doğrular. Yazara Antalya’da Güvercinlik denen deniz mağarasının ağzının, hücum eden dalgalarla bir açılıp bir kapanan aydınlığının ilham ettiği rüya nizamında (Tanpınar 1992a: 248), biri aydınlıktaki (güneş altında) eylemlerimizi, diğeri ise –belki- şuuraltımızın karanlıklarını işaret eden iki alan; gerçek ve rüya birbiri ardınca ve iç içe geçmiş şekilde karşımıza çıkar. Bu buluşmada, rüyanın sonsuz tenevvü’ (Tanpınar 1992b: 31) imkânıyla gerçek şeklini yitirip biçimsizleşirken (belki, ‘biçimini bulurken’ de denebilir) rüya da, üzerine neler ilave ederse etsin, mesafeyi ne kadar açarsa açsın, iyice silikleştirerek de olsa ilk hareketini aldığı gerçek’le arasındaki bağı hep muhafaza eder. Rüyanın başlamasıyla maddesinden uzaklaşan insan, yerini, arzuladığı ile yaşadığı, kaybettiği ile bulduğu, kısaca bütün çelişkilerinin, huzursuzluklarının yumağı demek olan “dram”ın asıl kahramanına, yani ruh’a bırakır. Ruh, “iç içe iki oda gibi” yan yana duran “uyanık hayat ile rüya hali” arasında, “birinden öbürüne çok çabuk” bir biçimde geçer. (Tanpınar 1992b: 30) Rüya gören kimse, ruhun bu gidiş gelişleri sırasında farkına vardığı duygu ve anlam manzaralarını hem içeriyi hem de dışarıyı aynı mesafeden görebilme yeteneğine sahip olan eşik’teki biri gibi izler. Reel dünyanın zaman ve mekan gibi kategorileri yüzünden parçalı imiş gibi görünen, hakikatleri fark edilmediği için muğlak ve muallak gibi algılanan nesne ve eylemler, rüyada doğdukları anlamın tam kaynağında ve kaynaşmasında görünür. Rüya, bu yapısıyla Tanpınar’ın bir şiirinde ‘eşik’ imgesiyle aynı anlamda kullandığı, sınırları olmayan “yekpare” ve “geniş” (Tanpınar 1989: 58) bir andır. Burada reel hayata ait her şey; nesne ve eylem kendi karanlığı/gölgesiyle buluşur, el ele tutuşarak raks etmeye başlar. Tanpınar’ın rüyaların aynı zamanda insanın ‘zalim talihiyle karşılaşma’ potansiyelini içinde barındırdığını düşünmesi de bu yüzdendir.

Zulüm, ruhun ancak hantal ve kör maddenin, hareketin bir rüyanın unsurları haline gelmesiyle görebileceği, birey ve toplumun şuur altında, yani bireyin ezeli ve ebedi kader’inin karanlığında gizlenmiş olan köklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Böylece, öznenin bir eşik üzerinden izlediği bu karşılaşmaların ürettiği gerilim, ona gündelik hayatına ilişkin nesne ve eylemlerinin hakiki anlamları hakkında bilgi verir. Bu zulüm/azabın nedeni, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Her Şey Yerli Yerinde” ve “Raks” başlıklı şiirleriyle daha iyi anlaşılabilir. İlk şiirde öznenin nesneyle ilişkisini ve eylemlerini anlamlandıran, ‘uzakta bir azap gibi gıcırdayan dolap’la sembolleşirken, ikinci şiirde bu sembol, rakkasın her figürle kendinden uzaklaştığını, farklı kimliklere dönüştüğünü zannettiği, ancak her atılış ve savruluşun sonunda -ne yazık!- yine kendine dönmeye/kendi olmaya mahkum olduğunu fark ettiği raks’tır. İnsan, “durmadan gıcırdayan dolap” ve “raks” sembolleri merkezinde kurulan bu rüya atmosferinde Tanpınar’ın sözlüğünün önemli kavramlarından biri olan talih/kaderiyle karşılaşma imkanını da bulur.

Tanpınar’a göre dilin rüyası ya da ‘dilde bir rüya hali kurma’ demek olan sanat eserinde rüyadan çok, ona refakat eden duygu önemlidir. Çünkü, “Bir rüyaya refakat eden duygu, bir vitrinde teşhir edilen eşyaya verilmiş ışık gibidir. O hayalleri o ışıkta, onun adesesinden, onun aydınlattığı kenar ve kabartmalarla, onun dağıttığı renklerle, kısaca onun kurduğu bir münasebetler zinciri içinde görmeye mahkumuz” (Tanpınar 1992b: 32). Bu bağlamda, rakkasın her figür aralığında kendi olması, kendine dönmesi ile bütün hareket ve görünüşlere duygusal ve zihinsel rengini ‘uzakta bir azap gibi gıcırdayan dolap’ın vermesini, ‘rüyalara refakat eden duygu’ya verdiği örnekler olarak almak gerekir. Tanpınar’a göre, bir metnin sanat eseri olabilmesi için, sanatçının öncelikle bu duyguyu tespit etmesi gerekir. Sanatla, sanat eseriyle alelade rüya arasındaki farkı da bu husus oluşturur. Sanat eseri bilinçli, uyanıkken görülen ve şuurlu bir çalışmayla dille ve dilde kurulmuş olan bir rüyadır. İradesini ve işçiliği bir yana bırakmış biri, sanat eseri üretemez. Öte yandan, sanat metninin okuru da metindeki insan, nesne ve hareketlerin gölgeleriyle bunların (çağrışım, metafor vs.) güneş altında görünen somut karşılıkları arasındaki ilişkileri görmelidir.

Bir duygunun şekil verdiği rüya kompozisyonunda aydınlığın bütün nesneleri, insana ait eylem ve tavırlar aslında “unutulmuş hareketler, hatırası silinmiş vak’alar, geçmiş teessürler” (Tanpınar 1992b: 31)’i geri çağırarak onlarla birleşir. Sanatçı, reel ve geniş hayatın içinden çekip aldığı malzeme’yi -hem kendisi hem de kullandığı malzemeler bu birleşmeden mutlu olmayacak bile olsalar- gölgeleriyle, yani rüyaları/talihleriyle buluşturup yüzleştirir.

0
like
0
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
2 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
2 Yorum yazarları
Çalı KuşuSinan Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Çalı Kuşu
Yazar

Çok ara verdin; özlüyoruz haberin olsun Büşra.:)

Sinan
Yazar

Emeğine sağlık Busragullu güzel içerik