CENGİZ HAN, büyük ordusuyla, her türlü araç-gereçle donatılmış halkını da peşinden sürükleyerek, Batı’yı fethetmek için uçsuz-bucaksız Asya bozkırlarını geçerken, subaylarından birini ve ipek sancaklar üzerine altın sırmalarla alev püsküren ejderhalar işleyen genç bir kadını idam ettirmişti. Sarı-Özek bozkırında olmuştu bu olay.O dönemde Asya’nın büyük bölümü Cengiz Han’ın egemenliği altındaydı ve Han, fethettiği toprakları oğulları, torunları ve generalleri arasında uluslara bölerek dağıtmıştı. Şimdi hedef İdil Irmağı’nın (bugün Volga denilen bu ırmağın eski adı İdil idi) ötesinde kalan topraklardı. Şimdi hedef Avrupa idi.

Sarı-Özek bozkırlarında sonbahar başlamıştı. Birdenbire başlayan gür yağmurlar da küçük gölleri, yazın kuruyan dereleri doldurmuştu. Atlar yol boyunca susuzluk çekmeyeceklerdi. Acelesi vardı önü arkası görülmeyen büyük ordunun. Çünkü bu bozkırları aşmak büyük seferin en güç yanı idi.

Geniş cephede üç ordu ilerliyordu. Her ordu üç tümenden, her tümen on bin savaşçıdan oluşuyordu. Pek görkemli bir ordu idi. Atların toynaklarından çıkan toz bulutu göklere yükseliyor, büyük bir yangının dumanı gibi ufukta kilometrelerce uzanıyordu. O toz bulutunun gerisinde başka bir toz bulutu karartıyordu gökyüzünü: Bu, yedek atların, yemek için kesilecek hayvanların bulunduğu öteki iki tümenin kaldırdığı toz bulutu idi. At yürüyüşü ile birkaç gün uzakta bulundukları için görünmeyen ve her biri yine üçer tümenden oluşan sağ ve sol kanat orduları da idil’e doğru ilerliyordu. Büyük Han’ın kurmay heyetini oluşturan on bir general (beğ), soğuk havalar başlamadan, bu ırmağın kıyısında bir yerde toplanacaktı. Seferin bundan sonraki planını orada kararlaştıracaklardı. Sonra ırmağın buz tutmasını bekleyecek, buz tutan ırmağı aşıp göz kamaştıran güzel Avrupa ülkelerini fethedeceklerdi. Cengiz Han’ın, onunla birlikte bütün subaylarının, süvarilerinin amacı, hayali bu idi.

Ordular, erzak ve cephane taşıyan bütün birlikler, durmadan ve hiç vakit yitirmeden ilerliyorlardı. Kadınlar da vardı.. ve felaket de burada idi.

Cengiz Han’ın beş yüz kişiden oluşan özel muhafız birliği de, o büyük hareketin ortasında yüzen bir ada gibi yer alıyordu. Ama Cengiz Han onların arasında değildi. Önde, yalnız gidiyordu. Dünyanın Hakimi, özellikle sefer sırasında, çevresinde kalabalık bulunmasından hoşlanmazdı. Önünü görmek ve harekatı düşünmek için sessizlik ve yalnız olmayı isterdi.

Cengiz Han, çok sevdiği, rahvan yürüyüşlü Kuba adındaki atına binmişti.Derisi, aşınmış çakıl taşı gibi parlayan, göğsü ve cıdavları güçlü, ak yeleli, kara kuyruklu, yumuşak rahvan yürüyüşlü bir at idi bu. Dünyanın yarısını bu at üzerinde aşmıştı. Hemen gerisinden gelen iki yedek at da en az Kuba kadar güçlü ve hızlı idiler. Dizginleri, eyerleri Han’ın amblemi ile süslü bu atlar binicisiz, yüksüz idiler. Büyük Han, bindiği atta yorgunluk belirtisi görür görmez, o yedek atlardan birine geçerdi.

Cengiz Han’ın maiyeti de pek görkemliydi. Kezekul ve yasavullardan oluşan koruyucuları korku nedir bilmez, Hanları için canlarını hiçe sayarlardı. Bu birliği oluşturanlar, bu özveride, bu nitelikte olanlar arasından özellikle seçilmişlerdi.Onların atları da çok güzel, altın külçesi gibi doğada az bulunan eşsiz değerde idiler. Ama bütün bunlardan daha ilginç, şaşılacak bir şey de vardı: Ta seferin başından beri, küçük, beyaz bir bulut, Büyük Han’ın tepesinden hiç ayrılmıyor,onu güneşten koruyordu. Nereye gitse bulut da oraya geliyor, sadık bir hayvan gibi izliyordu onu. Ancak büyükçe bir çadır kadardı bu beyaz bulut. Yükseklerde bulutlar pek eksik olmadığı için, kimse bunun Büyük Han’a Gök-Tengri’nin büyük bir lûtfu olduğunu aklına getirmiyordu. Ama Dünyanın Efendisi’ne bu olay haber verilmişti. Gerçekleştiğini gözleriyle görünce de yavaş yavaş bunun Gök’ün (Gök Tanrı’nın) bir lûtfu, kendisine gösterdiği bir ayrıcalık olduğuna kesinlikle inanmıştı.

Başı üzerinde bir bulutun eksik olmayacağını ona, yanına sokulmasına izin verdiği gezgin bir kahin bildirmişti. Bu yabancı onun önünde ne diz çökmüş, nede ona övgüler yağdırmıştı. Pek içten ve güvenle söylenen bu kehaneti için Büyük Han’dan bir karşılık da beklemiyordu. Sıska, giysileri yırtık-pırtık,upuzun saçları ise örgüsüz, tokasız kadın saçı gibi dağınıktı. Altın çadırındaki tahtına kurulmuş Bozkırlar Fatihi o kudretli Han’ın karşısında, ayakta dimdik,başını gururla kaldırarak duruyordu. Sert bakışlı, yanık tenliydi. Sakalı da gösterişli, saygı uyandıran bir adamdı.

Yanındaki Uygur dilmaç aracılığıyla Büyük Han’a şöyle dedi:

  • Ey Büyük Han, ben buraya, Gök-Tengri’nin iradesiyle, sana Yukarıdan özel bir işaret, bir belirti gösterileceğini bildirmek için geldim.

Nasıl bir belirti ve sen bunu nerden biliyorsun? dedi Han asık suratla ve öfkeli bir sesle.

Nasıl bildiğimi açıklayamam, ama nasıl bir işaret, nasıl bir lütuf olduğunu söyleyebilirim: Başının üzerinde bir bulut bulunacak ve nereye gidersen seni izleyecek, hep tepende duracak.

  • Bir bulut ha?! diye bağırdı Cengiz Han. Şaşırmış, kaşlarını çatmıştı. Orada bulunanlar Han’ın hiddete kapılarak kükreyeceğini, gürleyeceğini beklediler. Dilmacın dudakları da korkudan bembeyaz oldu. Çünkü o da cezasız kalmazdı. Kahin cevap verdi:

Evet, Gök-Tengri’nin parmağı gibi üzerinde bir bulut dolaşacak, senin yeryüzündeki yüce görevini kutsayacak. Ama bu bulutun ortadan kaybolmaması için dikkat edecek, özen göstereceksin. Çünkü bu bulutu yitirirsen bütün kudretini de yitireceksin…

Altın çadırda çıt çıkmıyordu. O anda Cengiz Han’dan her şey beklenirdi.Ama, ocaktaki ateşin sönmesi gibi, Cengiz Han’ın yüzündeki öfke de kaybolmuştu. İlk andaki kızgınlığını bastırarak, bu gezginin sözlerini bir hakaret olarak görmemesi, onu cezalandıracak kadar küçülmemesi gerektiğini anlamıştı.Kızıla çalan bıyıkları arasından belli belirsiz gülümseyerek sordu:

Diyelim ki bu sözleri sana Gök-Tengri söyletti.. diyelim ki ben de buna inandım. Ama, söyler misin bana ey yabancı bilge, gökyüzünde başı boş dolaşan bir bulutu ben nasıl denetleyebilir, yok olup gitmemesi için nasıl bir özen gösterebilirim? Onu yerinde tutmak için peşinden kanatlı süvariler gönderemem ya!… Vahşi bir atı zapt eder gibi ona gem de vuramam! Rüzgara kapılıp giden bir bulutu nasıl tutacağımı öğret bana.

  • Orası senin bileceğin bir şey, bu seni ilgilendirir, dedi yabancı.

Yine buz gibi bir sessizlik kapladı altın çadırı. Dilmaçın dudakları korkudan yine bembeyaz oldu. Aptallığından mı yoksa başka bir nedenle mi kendi ayağıyla ölmeye gelen zavallı kahinin yüzüne kimse bakamıyordu.

Cengiz Han kısık bir sesle:

  • Onu ödüllendirin ve bırakın yoluna gitsin! dedi.

Bu sözler orada bulunanları, kuraklıktan çatlamış toprağa düşen yağmur damlaları gibi etkiledi.

Bu garip olay pek çabuk unutuldu, çünkü yeryüzünde böyle tuhaf insanlar ve tuhaflıklar eksik olmazdı. Yine de bu kahinin davranışı ve sözleri pek hafife alınmış değildi. Bu yabancının kelleyi koltuğuna alarak gelmesi bir düşüncesizlik,aptallık sonucu olamazdı. Nasıl bir tehlike ile karşılaşacağını, neyi göze aldığını biliyor olmalıydı. Kezekullar (silahlı muhafızlar), densizliği yüzünden onu orada yakalar, paramparça eder ya da vahşi bir atın kuyruğuna bağlayarak cezalandırabilirlerdi. Buna rağmen o, acımasız, korku salan hükümdarın karşısına, korkmadan, irkilmeden çıkmıştı. Bu yaptığı bir çılgınlık mıydı, yoksa gerçekten Gök’ün eseri mi?

Aradan geçen uzun günler o olayı herkese unutturmuştu. Ama tam iki yıl sonra bir gün, Cengiz Han, o serseri yabancıyı hatırlayıverdi.

Bu iki yılı bütün imparatorluk Avrupa seferine hazırlanmakla geçirmişti.Büyük Han, egemenlik sınırlarını karşı gelinmez bir güçle genişletmek için bu süre içinde yoğun bir hazırlığı gerekli görmüştü. Bu onun en büyük emeli, en büyük hayaliydi: Yenilgi bilmeyen süvarilerini dalga dalga salacak, en uzak sınırlarına kadar bütün dünyayı zapt edecek ve dünyanın gerçek hakimi, efendisi olacaktı. Bozkırların hükümdarına bu korkunç kararı aldıran işte bu hükmetme ve kudret tutkusu, en büyük, en güçlü olma hastalığı idi. İşte bundan dolayı bütün imparatorluk, uçsuz bucaksız Asya topraklarındaki bütün milletler demir yumrukla sindirilmiş, barışa kavuşturulmuş, bütün insanlar, şehirlisi göçebesi,zengini yoksulu, istisnasız herkes bu şeytanca tutku için çalışıyordu. Yeni yeni topraklar zapt etmeye, başka başka milletleri boyunduruk altına almaya doymayan bir susamışlık, bir tutku idi bu. İşte bu yüzden herkes tek bir şey için çalışıyordu: Cengiz Han’ın savaşçılarını çoğaltmak, gücünü arttırmak,mükemmel hale getirmek. Yer altından çıkarılan ve silah yapmaya yarayan her şey, bütün yaratıcı güçler, istila için, Cengiz Han’ın Avrupa üzerine yapacağı büyük saldırı için değerlendiriliyor, bunun için çalışıyorlardı. Zenginliği göz kamaştıran o ülkelerde her savaşçı için akıl almaz ganimet vardı. Gür, koyu yeşil ormanlar, otları hayvanların boynuna kadar çıkan verimli ovalar vardı. Kımız desen, su gibi akıyordu o ülkelerde… Ateş püsküren sancakların altında sefere katılan herkesi, gücün sağlayacağı büyük zevkler, mutluluklar bekliyordu.Zaferden, zaferin sağlayacağı mutluluktan herkes payını bol bol alacaktı.Saldıracaklar, yenecekler ve egemen olacaklardı: Büyük Han’ın emri bu idi ve bu emir yerine getirilecekti…

Cengiz Han büyük bir teşkilatçı, son derece ihtiyatlı ve açık görüşlüydü.Avrupa seferine hazırlanırken her şeyi bütün ayrıntılarıyla düşünmüş, hesaplarını yapmıştı. Ordusunu harekete geçirmeden önce arazi hakkında, yollar ve en uygun geçitler hakkında bilgileri casuslardan, düşman arasında bulunan kaçaklardan, döneklerden, kervan getirip götürenlerden, hacılardan, gezgin dervişlerden, Uygur, Çinli, Acem ve Arap tüccarlardan alıyordu. Ordularını saldırtacağı ülkelerin örf ve adetlerini, dinlerini, geleneklerini, ustalıklarını, nasıl yaşadıklarını da öğreniyordu. Kendisi okur-yazar olmadığı için bütün bunları aklında tutuyor ordunun her hareketinde neyin yararlı, neyin zararlı olacağını hesaba katıyordu. Bunları bilmek, savaş yapmadan ilerlerken çok önemliydi,şarttı. En başta da disiplin geliyordu. İşte bunlardı başarının şartları. Cengiz Han gevşekliği, tembelliği bağışlamazdı ve hiç kimse, hiçbir şey onun kararına,amacına engel olamazdı.

İşte bu dönemde, stratejisini tam olarak belirlediği bir zamanda, o güne kadar tarihte benzeri hiç görülmemiş bir buyruk çıkardı: Ordu ile birlikte gelecek kadınların çocuk doğurmalarını yasakladı. Savaşçıların karıları ve çocukları, ayrı kafileler halinde onların peşinden gelirdi. Bu, şartların doğurduğu bir zorunluk, bir eski gelenek idi. Çünkü aşiretler arasında ardı-arkası kesilmeyen savaşların olduğu dönemlerde, obalarda savunmasız kalan kadınlar ve çocuklar düşmanın saldırısına uğrar, kılıçtan geçirilirdi. Bu öç alma saldırısında önce hamile kadınlar öldürülür, böylece soylarının kökü kazınmış olurdu. Ama zamanla durumlar değişti, eskiden hiç bitmeyen iç savaşlar, bozkır imparatorluğunun kubbesi altında birleşme sağlanınca sona erdi ya da iyice azaldı.

Cengiz Han da gençliğinde, henüz Temuçin olarak anıldığı yıllarda, komşu aşiretlerle amansız savaşlarda bulunmuş, bunun acısını da pek acı bir şekilde çekmişti: Bir baskın düzenleyen Merkitler, onun sevgili karısı Börte’yi kaçırmışlardı.İşte bundan dolayı Han olur olmaz, ilk iş olarak kardeş kavgalarına son vermeye çalıştı. Buna hiç izin vermedi, zaaf göstermedi. Çünkü kardeş kavgası devletin gücünü sarsıyor, bütünlüğü bozuyordu.

Yıllar geçti, yavaş yavaş, ailelerden oluşan kafilelerin savaşçı eşlerinin peşinden gitmelerine gerek kalmadı, ama gelenek sürüyordu. Fakat kadınlar orduya yük oluyor, ayak bağı oluyor, askeri harekatı güçleştiriyorlardı. Özellikle de hücuma geçince ve nehirleri aşmak zorunda kaldıkları zaman baş belâsı oluyordu kadın ve çocuklar. İşte bunun için Büyük Han, savaşçı eşlerininpeşinden gelen ve kadınlardan oluşan tümenlerde, doğumları yasakladı. Bu yasak, Avrupa seferi zaferle sonuçlanıncaya kadar devam edecekti. Buna, seferin başlamasından bir buçuk yıl önce karar vermişti:

  • Batı ülkelerini egemenliğimiz altına aldıktan sonra, atlarımızı durduracak,yere ayak basacağız. O zaman kadınlar istedikleri kadar çocuk doğurabilirler.Ama o güne kadar tümenlerde çocuk dünyaya geldiğini asla duymak istemiyorum!
1
like
0
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
1 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
1 Yorum yazarları
Sinan Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Sinan
Yazar

Çok etkileyici bir hikayeymiş. Cengiz Han’ın karşısına dikilip böylesine inanılması güç şeyleri söylemek de cesaret işi tabi ki.