İmparatorlukların dağıldığı, dinin birleştiriciliğini kaybetmeye başladığı dönemlerde “ulus” ve “laiklik” kavramları batıdan doğuya sert rüzgârlarla gelmeye başladı. Bu kavramlara uzak olan yönetimler tek tek düştü. Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti büyük bir mücadele ile yükseldi. Önce ulus ardından ulus devlet oluşturan bu mücadele sıradaki adım olarak laikliği benimsemişti. Türkiye’nin laikleşmesi 4 temel tarih üzerinden olmuştur diyebiliriz;

  • 3 Mart 1924
  • 30 Kasım 1925
  • 10 Nisan 1928
  • 5 Şubat 1937

3 Mart kanunları olarak bilinen 3 Mart 1924 anayasa düzenlemesinde en çok dikkat çeken unsur hilafetin kaldırılmasıdır. Yalnızca hilafet kaldırılmamış, aynı zamanda mecliste Allah üzerine yemin etme usulü yerine artık namus üzerine yemin etme usulü getirilmiştir. Hilafet için kısaca gerçekliğini yitirmiş geçmiş zaman kahramanı tanımlamasını yapabiliriz. Osmanlı tarafından neredeyse fiiliyata dökülmemiş bu kurum söylem üzerinde Müslümanlar için bir kahraman olarak görülmüş ve 1. Dünya Savaşı’nda öldüğünü dünyaya duyurmuştur. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları için küçük, Laik Cumhuriyet için büyük adım böylece atılmıştı.

30 Kasım ise toplum için eski bir ritüelden kurtulmanın önemli bir tarihidir. 30 Kasım 1925, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılma tarihidir. Bu, artık toplumun da laikleşmeye başlaması demektir. Yalnızca bu kuruluşlar kapatılmamış, aynı zamanda toplum içinde emeğe dayanmayan bir sınıf sistemi oluşturan “Şeyhlik, Dervişlik ve Müritlik” gibi sıfatlar yasaklanarak yurttaşların yalnızca kanun önünde değil kendi içlerinde de eşit olduğu ilan edilmiştir.

10 Nisan 1928 ise Türkiye için dönüm noktasıdır. 1924 Anayasa’sında yer alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır ibaresi bu tarihte çıkarılmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ile din işlerinin bakanlık düzeyinden başkanlık düzeyine indirilmesi ile başlanan devleti Teokratik düzenden çıkarma çalışmaları 1928 düzenlemesi ile fiilen ve anayasal olarak tamamlanmıştır. Artık devletin dini yoktur ancak bu temelde devleti din açısından tanımlayacak bir şey de yoktur.

5 Şubat 1937’ye kadar din konusunda tanım bulundurmayan anayasa, bu tarihte anayasaya laikliğin eklenmesiyle laiklik devriminin yasal olarak tamamlandığını duyurmuştur.

Ancak devrim durmamış, bu tarihler arasına sıkışmamıştır. Bu girişimlere yardımcı çalışmalar da yapılmıştır. Devletin resmen laik olması toplumun laik olduğu anlamına gelmez. İnsanların kafalarında devrim yapmak bu çalışmaların sağlamlaştırılması açısından önemlidir. Osmanlı’da belli dönemlerde ortaya çıkan ve daha sonra yok olan akıl ve bilim yolu cumhuriyet ile Türk eğitiminin temeli olmuştur. Önce din tüccarları tarafından sadece dinlemeye ve kulaktan duyma eğitim metodu ile öğrenmeye mecbur bırakılan ve bu şekilde kafalarına kadın-erkek eşitsizliği oturtulan halk sorgulamaya itilmiş, en hakiki mürşit ilimdir, fendir ilke sözü ile örümcekler tarafından halkın kafasına örülen örümcek ağları koparılmıştır. 3 Mart’ta Halifeliğin kaldırılması ile birlikte hem din, bakanlık makamından indirilmiş hem de kullanılmaya en müsait şey olan dini olması gerektiği gibi bireylerin kendi vicdanına bırakmıştır.

Laik bir ulus yetiştirmek isteyen cumhuriyet önce eğitimi ikilikten kurtarmış, sonra da laik düşünceyi insanların benimsemesini sağlamıştır. Medeni kanun, din tüccarları tarafından ikinci ve hatta üçüncü derece olarak görülen kadınları devletin, hukukun gözünde tüm yurttaşlarla birlikte eşit duruma getirmiştir. Bu temel çalışmalar ışığında ulus ve cumhuriyet hızla laikleşmeye başlamış ve çağdaş uygarlıklar düzeyine doğru emin adımlarla ilerlemeye başlamıştır.

Her devrimde olduğu gibi cumhuriyet devrimine de zaman zaman gerici odaklar tarafından saldırı düzenlenmiştir. Derviş Mehmet, Şeyh Said, Said Nursi gibi kişiler din kisvesi adı altında toplumu geçmiş dönemde tutmaya, ilerlemeye karşı duvar olmaya davet etmiş ancak işe yaramamıştır.

Bu gerici odaklar her zaman isyan gibi yolları seçmemişlerdi. Dönem dönem iktidarı da bazı güçlerin yardımı ile kazanan bazı kimseler toplumu ellerinde bulundurdukları güçle dönüştürmeye, geçmişe götürmeye çalışmıştır. Ancak laik cumhuriyetin koruyucuları bu kimselere geçit vermemiştir. Önce, Adnan Menderes Türk ordusu tarafından durdurulmuş daha sonraları 68 kuşağı olarak anılan gençlik hareketiyle Türk Gençliği gericilere “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” mesajını özümseyerek dur demiştir.

Zamanımızın en tartışılan olayı ise 28 olarak anılan 28 Şubat 1997’dir. Peki, ne olmuştu bu tarihte? Milli Güvenlik Kurulu toplantısından çıkan 18 maddelik tavsiye, medyada infial yaratmıştı. Gerici olarak nitelendirebileceğimiz din tüccarları bu tavsiyeler için post modern darbe tanımlamasında bulunurken ülkenin laik kesimi mutlulukla karşılamıştı bu tavsiyeleri. MGK’dan çıkan kararlar tavsiye niteliği taşıdığı için uygulanma zorunluluğu yoktur ancak kurul üyelerinin tamamı tarafından kabul edilen ve imzalanan bu maddeler uygulanmaya başlamıştır. Bu tavsiyeler “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” adıyla yayımlanmıştı.

“İrtica, PKK’dan daha tehlikeli.” sözlerini Deniz Kuvvetleri Komutanı’na söyleten şey neydi peki? Şüphesiz okullarda başlayan gerici hareketler, cami çıkışlarında şeriat isteriz diye atılan sloganlar, Susurluk kazası, düzenlenen “cihad” oyunları, ardı ardına yapılan açıklamalar, girişimler ve gündeme gelen irticai hareketler MGK’da karar alınmasına neden oldu. Ve pek tabii dönemin başbakanı Necmettin Erbakan’ın “Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?” ve “bizden olmayan, bizim partimize rey vermeyen başka dindendir, patates dinindendir.” sözleri de çok önemliydi.

Olayın darbe ya da ilerici bir hareket olduğunu anlamak için alınan kararlara bakmak gerekir. Ve hatta daha öncesinde önemli bir soruna bakmak gerekir. Kimler imzaladı? Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan ve Dönemin Genel Kurmay Başkanı ve diğer komutanlar imzalamıştır. Alınan kararlar genel hatları itibarıyla şu konulardan oluşuyordu:

  • Laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğu vurgulandı.
  • Tarikat okullarının denetlenmesi ve Tevhidi Tedrisat gereği MEB’e devredilmesi gerektiği,
  • 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulanması gerektiği,
  • Kur’an kurslarının denetlenmesi gerektiği,
  • Tevhidi Tedrisat’ın uygulanması gerektiği,
  • Tarikatların yasaya uygun biçimde kapatılması gerektiği,
  • Kıyafet Kanunu’nun uygulanması gerektiği,
  • Silah kullanımının kısıtlanması gerektiği,
  • Derilerin kanun dışındaki yerlere verilmemesi gerektiği,
  • Millet yerine ümmet kavramının yerleştirmemesi gerektiği vurgulanmış ve son madde olarak da;

“Büyük Kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.” denmiştir.  Bu kararlar 2009 yılına kadar uygulanmıştır. 8 yıllık kesintisiz eğitim ise en son 4+4+4 ile parçalanmış ve bozulmuştur.

Post-modern darbe söylemi doğru mudur peki? Altında yetkili tüm kurumların imzası olan bu tavsiye kararları için darbe demek doğru olmaz. Nitelik bakımından ilerici özellik gösteren bu kararlar laikliğin teminatı olmuştur kendi dönemi içinde. Son olarak 28 Şubat’ı yaşayanlardan Süleyman Demirel’in 2013 yılındaki verdiği röportaj olayı tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

“28 Şubat’ta yapılan yanlış bir şey yoktur. Her şey Anayasa içinde cereyan etmiştir… Orada alınan kararların altında herkesin imzası vardır… O kararlarla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel prensipleri korunmuştur. İrtica tehdidine karşı alınması gereken tedbirler, deniliyor ve herkesin de altında imzası var… Şimdi 28 Şubat’a darbe diyorlar. Neresi darbe? Ne olmuş 28 Şubat’ta? Parlamento fesh mi edilmiş? Hükümet alaşağı mı edilmiş? Siyasi partiler mi kapatılmış? Milletvekilleri mi tutuklanıp götürülmüş? Ne yapılmış? Bunlar yapılmamış, 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu toplanmış, kararlar almış. Bunları herkes imzalamış ve sonra da uygulanmış. Hükümet görevinin başında kalmış. 3,5-4 ay sonra istifa etmiş. Anayasaya göre yenisi kurulmuş. Buna darbe denilmez… Ve esasen bu kararlar 1997 yılından 2009 yılına kadar da uygulanmıştır. Yani bugün işbaşında olan hükümetin döneminde de yine 28 Şubat kararları uygulanmıştır. 11 yıllık kesintisiz eğitim de dâhil olmak üzere. 2009 yılında bu kararlar kaldırıldı, denilmiştir. Dolayısıyla orta yerde darbe diye nitelendirecek bir durum yoktur.”

Özetlemek gerekirse cumhuriyetin her anlamda özgür birey yetiştirme çabası özellikle laiklik üzerinden şekillenmiş ve yapılan tüm işlerde laik anlayış kendini göstermiştir. Sürekli saldırı altında olan cumhuriyet devrimleri, yapılmaya başlandığı tarihten günümüze kadar sürmüş, hala da devam etmektedir. Türk Ulusu kendi yaptığı devrimleri elinde ne var ise onunla korumaya mecburdur.

Sefa UYAR

ODTÜ Tarih Bölümü Öğrencisi

3
like
2
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
6 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
6 Yorum yazarları
Murat SiyliSevdasevdayellowredBir Başak Kadınıgldn_zgl Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Murat Siyli
Yazar

Güzel akıcı bir yazı olmuş

Sevdasevda
Üye

Acaba?

yellowred
Yazar

Güzel bir yazı olmuş.

Bir Başak Kadını
Üye

Geriye dönüp bi bakmak lazım arada. Bu burada bi dursun.

gldn_zgl
Üye

Unutulmaması gerekir