‘’Oğlum, sen, sen ol, sakın geri durma kolunun korkusundan. Çünkü çolaklık vücuttan önce, hayat bulur ruhun sofrasında.’’

Annesinin bu son sözleri, kulağında şiirsel bir sızı olarak yerini korumaya devam ediyordu. Elbette unutmak istemediği bu sözlerin, ona dokunan bir yanı da vardı. Çünkü annesi bile, hatırlatmıştı ona eksikliğini gitmeden hemen önce. Boğazına yumru oturtan, yutkunamaz o yankısız ve yakıcı kelimenin tesirini hala duyumsayabiliyordu.

Çolaklık…

Erdem’in sağ kolu, içinde ne olduğunu merak ettiği üzüm savurma makinesinden, kapılıp gitmişti zamanın rüzgârına doğru. Oluk oluk akan bir meltemin esinti aralıklarında, ne olduğunu anlayamadan kaptırmıştı bileğinden omzuna değin, yaşanmamış ne varsa hayatında.

Pervaneden uçuşan kanların yavaşça, gökyüzüne kaybolan baloncuklarını hala hatırlayabiliyordu. Al rengine bürünmüş kavruk ve ılık gökyüzünün pıhtılanan gecesi, diğer gözlere göründüğünden çok daha farklı görünmüştü ona. Oysa kanlar, yüzgeçlerini gökyüzüne değil, magmaya doğru çekmeliydi. Lavlara…

Aradan uzun, çok uzun gibi görünen üç yüz altmış beşler geçtiğinde, yer çekimi hiç olmadığı kadar lüzumsuz bir hale geldiğinde, zamanın devri de ciddiyetini kaybetmişti. Ancak bu kan revan günler, çocukluğunun çarksız zaman tiktaklarında kalmamıştı. Onu gençliğinde de rahat bırakmayacak olan eksikliği, her daim kovalayan, havlayan ve kan ter içinde bırakan kızgın bir köpeğe dönüşüyordu. Utancını, yakasına iliştirdiği bir broş gibi, daima üzerinde taşıyordu.

Kolu! Kolsuzluğu…

Yüzü önüne ve bazen dizlerine değin çekilip, ıslanıyordu ceren gözlerinin yaşlarıyla. Çolaklığın acısını ona hatırlatan detaylar, iki elle halledilmesi lazım gelen işler çekilmez angaryalara dönüşüyordu. Ve birde bakışlar, tonlarca kilonun üzerine yığıntı olup birikmesi… Tüm bunlar, ona insan yargısından daha ağır bir şeyin olmadığını öğretiyordu. Kararan bakışların ve anormale alışma safhasının gereksiz iğrentisiydi bu.

İnsanoğlu, her yaratılanın farklılığını göz ardı edip, bir günah keçisi yaratıyordu. 

Varlığın kendi özünde bir eksiklik hissetmesi, öyle olmasalar bile, göze batan tüm ayrıntıları birer fazlalığa dönüştürürdü. Her şey fazla, lüzumundan fazla görünürdü gözlere. Gözler kapalıyken bile…

Çıt! 

İçeride yanıp sönen kırmızı ışıklı sayılar yer değiştirdi. Sıradaki… Geçmişi hatırlamanın ne yeri, ne de zamanıydı. Yarım yamalak bir yutkunuşun ardından, insanların doğal gaz faturası ödedikleri merkezin önünde, o kurumun camını buğulandıran ağzını bir gıdım geriye çekmeyi akıl edebilmişti.

Soluğundan gri, buram buram buhara çalınmış camın ardında, yüzüne akseden gölgenin çok daha ötesinde bir vaha vardı. Onun için, onu susuzluğundan kurtaracak tek yer, bir kalp ve içinde pamuk dolu bir döşek kadar da rahat olan bir ten.

O ten…

Onun ki yalnızca hüsranla son bulacak olan sebepsiz bir özlem değildi. Belki sevginin en saf, en katıksız halini yaşıyordu. Onu görebilmek için, kilometrelerce yolu aşıp yanına varıyordu. Elbette ki, kendini gizleyerek…

Kadının yüzü, gayri ihtiyari ışıldıyordu camın ardından. Veya ona öyle geliyor, hayaller kuruyor ve kendi çölünde karşılaştığı bir yudum su yerine koyuyordu. Onu, tanımadan seviyordu. Nihayetinde buna mecburmuş gibi, neredeyse her gün gelip kadını görmek, yorgunluktan ziyade bir esenlik veriyordu dermansız dizlerine. Ancak bugün, karşılaşmayı istemediği bir manzara, onun gayretsizliğini fırsat bilip yanaşmıştı kadına.  

İçerideki kapıların birinden sıyrılan, elinde evraklarla süzülen bir silueti fark etti. Kimdi bu? Neden yaklaşıyordu tertemiz ve apak vahasına Erdem’in? Karanlık, gölgeli ve huzursuz edici bir yüzü vardı. Gülücüklerinin bini bir para, saçıyordu ortalığa durmadan. Maskara!

Kıskançlık dürtüsünün damarlarında yürüdüğünü, kanına karışan uyuşturucu bir madde gibi onu ele geçirdiğini hissetti. Onları izlerken, birbirleriyle kurdukları diyalogun, zamanla bir sohbete dönüştüğünü gördü. Onu güldürebiliyordu. Ve biliyordu ki, kalbinin anahtarı olurdu bir kadının yüzünde açılan tebessümü. 

Yavaşça arkasına döndü. Neden âşık olduğunu ve neden böyle boş hayallere kapıldığını sorgulayıp, kendine kızmaya başladı. Yüzü, çok istediği oyuncaktan men edilmiş bir çocuğunki kadar düşmüştü. Kaldırımda paramparça oldu, dağılıverdi cam parçaları misali.

‘’Beni neden sevsin ki? Neden paylaşsın eksikliğimi?’’ diye sessizce dövündü. ‘’Hem o çok güzel, bense biçare çolak…’’ Çaresizliğini bir tek kaldırımlar ve medet umduğu, minnet eylediği yalnızlığı sırtlanabiliyordu. Bu, uzunca bir zaman, böyle devam etti sürdü.

Sahiden çökmüştü ve onu toparlayacak ne bir hayal, ne de bir umut yeşeriyordu artık içinde. Zira yeşil olan ne varsa, çürüyen dünyanın soluk mabedine doğru çekilmeye devam ediyordu. Cepleri gibi, ruhunun kesesi de, tam takır kuru bakır kesilmeye başlamıştı. Sokaklarda neden gezindiğini, vaktin, kararın ne zaman gelip ne zaman geçtiğini, ne yiyip ne içtiğini kendisi bile hatırlamıyordu. Bir perdeyle kumlandı gözleri. Ve Mecnun olmak için, çöle düşmek kifayetsizdi. 

Basit ve küçük olan tüm mutlulukları, gönlünden yavaşça uzaklara uçuyordu. Çocukluğu… Çocukluğunun, karanlık bir odada yalnız başına kaldığını hissetti. Yaşlanıyordu. Tel tel kırarıyordu umutları. Taşa sarmalanan kanlı damarlar gibiydi, gönlüne yapışıp tutunan kırgınlığı. ‘’Of! Of ki ne of.’’ Diye soluksuz dertleniyordu. Yarım kalmışlık duygusu, onu büsbütün ele geçiriyordu.

Ve böylece, yitip gitti ara sokaklarında semtinin.

Hali tavrı, alabildiğine boğuntulu bir derinlikte,

Sıska hülyaları ise, gömleğinin kumaşıyla gizlediği,

Eksik bileğinde…

Derken günler, debisi yüksek bir nehir gibi çağıldayıp, sürüklenmeye devam etti. Bir sabah uyandığında, üzerinde her zamanki ağırlığının o meçhul yorgunluğu ile kalakaldı. İlk kez bu sabah, aynaya bakmadı; yüzünü alelacele yıkayıp, temizliğini kafaya takmadığı tulumlarını üzerine geçirdi. Yaşama isteği ayaklar altında paspas olmuştu. İşe gitmek, yemek, içmek ve hatta nefes almak bile istemiyordu. ‘’Allah’ım, ben ne yapıyorum, neden yaşıyorum?’’ diye söyleniyor ve sorularını cevaplayacak gücü kendinde bulamıyordu. Kurban olacağı anı bekleyen bir koyun gibi, akıbeti zayıf ömrünün son demlerini yaşıyordu. Olmayan dalların, solgun budaklarına tutunarak…

Kendini bir çuval gibi sürükleyip, iş yerinin bodrum katına taşıdı. Soğuk, metalik ve kimyasal dumanların akıbetini koklayabildiği yerdi burası. Burayı seviyor ve onu gören kimse olmadığı için de, mutluluk duyuyordu.

Karanlığında gizlenmek, ölgün benliğinin…

Paslı boruların tıslayan; cızırdayan, menteşeleri arasından çıkan kara yağlarıyla harala gürele çalışan makineleri arasında, işinin başındaydı. Tek yaptığı, vanaları açmak, kapatmak, temizlemek ve sayaçları kontrol etmekti. Fabrikanın üst katlarında çalışan onlarca işçinin güvenliği için, yarım saatte bir bunu yapmak zahmetine girişiyordu.

Motor yağının kokusu burnunun direğini sızlatırken bile, vanaların altlarından tıslayan buharların içinde, onun yüzünü seçebiliyordu. Hayal meyal hatırladığı beni, dudağının üstünden, küçük bir hareyle parıldıyor ve onu kendine çekiyordu. Saçlarının düzlüğü, bu karanlık odanın içinde bile gökkuşağı renklerine bürünebiliyordu. ‘’Allah’ım ne güzel gülümsüyor.’’ Diyordu Erdem. Kadın, her daim gülümseyen bir tanrıça gibiydi. Artemis’in büzülen dudakları, Havva’nın elması, aşkın bal tadı, bir çocuk kahkahası… Onu tanımlamaya kelimeler yetmezdi.

 

Gel zaman git zaman,

Soluklan kokulu bahçesinde,

Cennetin yeşilliğine uzan. 

Ayaz güneşin sokakları ıslattığı bir Aralık gününde, fatura merkezine doğru yürüyordu. Aklında çılgınca kuruntular vardı. Sonunda güvenlik görevlisinin kendisini fark edeceğini ve onu kovmak için koluna atıldığında, boş gömleğin kumaşına rast geleceğine düşünüyordu. ‘’Çok korkardı herhalde.’’

Kadını orada bulabileceğini, her zamanki naifliğiyle ve güler yüzüyle, masasının ardından insanlara gülümseyeceğini biliyordu. İçerisi tıklım tıklım ter koksa da, o yine kendi fıtratında son derece hafif ve berraktı. Göz kamaştırıcı dudaklarının apar topar konuşması, insanlara yardım etmesi büyüleyiciydi.

‘’Dudakların…’’dedi Erdem. ‘’Dudakların hep şiir okur gibi.’’ Camekâna yansıyan görüntüsünde, başının eğikliği son derece netti. Kadına bakmaya devam etti.

İşlerini halleden vatandaşlar, orayı sırasıyla terk etti. Rahat bir nefes almak ve dinlenmek için fırsat bulan kadın, yavaşça etrafını taramaya başladı. Onun ceren gözlerinde hayatın ışığını gören Erdem, aymazlığının pençesine düşmüştü. Bir anlık boşluğunda, kadının punduna getirip yakaladığı yüzünü hızla geriye çevirdi ve yürümeye başladı. İçinde bir volkan patlamış gibiydi. Nasıl yakalanırdı? Neredeyse bir yıldır sakladığı eksikliğini fark etmiş miydi?

Kafası allak bullak olmuştu ve tek düşündüğü, göz göze geldiklerinde fark ettiği bakışlarının delici kuvvetiydi. ‘’Yakalandım!’’ dedi içinden. ‘’Bir çuval inciri berbat ettim. Artık oraya gidemem.’’

Günler böylelikle kararıp aydınlandı. 

Asırlara dönüşen haftalar, 

Sonunda aylara bağlandı. 

Bir gün aklına esti onun yüzü. ‘’Gideyim, göreyim.’’ Dedi. ‘’Hem ne çıkar? Ümidim yok ama yüzüne bakmak bile yeter.’’

Merkezin son derece yoğun olduğu bir günün ardından, nihayet kadınla karşı karşıya, fatura yatırma bölgesinde oturur vaziyette kalakalmıştı. Kaç saattir onu izliyordu. Çaktırmadan süzdüğü yüzünde kaç yorgun tebessüm gördüğünü hatırlayamıyordu. Yalnız kalmışlardı. Kızarıp bozarmaya ve yakaladığı anın heyecanını duyumsamaya başladı. Bakışları kaçamak, ‘’Ne desem? Nasıl yaklaşsam acaba?’’ diye içi içini yiyordu. Zaten beceriksiz olduğu gönül işlerine, bir de çolaklığı tabii oluyordu.

‘’Ha gayret!’’ Diyordu içinden. ‘’Erdem, ha gayret!’’ Ancak titrek bir mum ışığı olan yüreğinin alevi, bir anda sönüveriyordu. Kadın da, bazen ona kaçamak bakışlar atıyordu. Erdem, yavaşça ayağa kalktı sonra. Ne çıkardı ki? Daha ne kadar yerin dibine girebilirdi? Duvarda asılı yosun yeşili saate son kez göz gezdirdi. Mesai bitimine beş dakika vardı. Kadının yavaşça toparlandığını fark etti. ‘’Fırsat bu fırsat!’’ diye düşündü. Cahil aklını adımlarına yönlendirdi. Yürüdü, yürüdü ve yürüdü önüne tanrıça bakışlısının. ‘’Beni kabul etmez. Eksiğim, hem kesem boş hem hevesim.’’ Diye içten içe feveran ediyordu.

Göz göze geldikleri o anın, bir türkünün bağlanan kavuştakları gibi içini erittiğini hissetti. Yeltendi ağzının açıklığından bir sözcüğe…

‘’Evet!’’ Kadının ışıldayan gözleri, bir anda minnete suskun tebessüm etti. Bu da neydi şimdi?

Erdem, şaşkınlığından lal olan diline aldırmadan gülümseyiverdi. Kadın, masasının altından yavaşça geriye kayan tekerlekli sandalyesiyle şöyle bir durup bekledi. Sonra, hakiki erdemin ne olduğunu öğreten bir havanın esintisiyle, sözlerini sürdürdü. ‘’Bunun için bir yıl bekledin.’’ Dedi dizlerini göstererek. ‘’Keşke beklemeseydin.’’

Bazen cesaret kıran, umut büken bir eksiklik, erdemin taşıyıcısı oluverir. 

Bu cehalet veya sersemlik değil, hayatın ta kendisi ve kaderin naif cilvesidir. 

Gözler de kapalı olmaya görsün, hemen aldanıverir.

Ümidi yaratmanız dileğiyle…   

3
like
1
love
0
haha
0
wow
1
sad
0
angry
7 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
7 Yorum yazarları
Eren YeniTriskacocuHüseyin çetinziyayellowred Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Eren Yeni
Üye

Hüzünlü hikaeyeymiş uzun ama güzel

Triskacocu
Yazar

Güzel beğendim

Hüseyin Çetin
Üye

Ağlatıcaksın bizi be

ziya
Üye

Üzüldüm

yellowred
Yazar

Aşk ve umut kardeştir her zaman.