“Nefret ettiğim bir şey daha varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup, “iyiyim.” Demenizi beklemeleridir.”

                                                                                                                                    Sylvia Plath

Bir goncanın güzellik tanımını değiştirecek kadar zarif olan bir kadın: Sylvia Plath. İçine sıkıştığı sarmalların girdabında boğulan, boğuldukça derine kazan bir şair. Defalarca özel hayatıyla gündeme gelmiş, ölümünün üzerinden elli dört yıl geçmiş olmasına rağmen insanlar üzerinde hala derin bir merak konusu uyandırmakta olan şairin özel hayatı, kendimi ilgilenmekle mükellef hissettiğim çok karmaşık bir konudur.

Bir yazarın hayatını ele alırken, onun insani ihtiyaçlarından veya arzularından çok, edebi kimliğini oluşturan yanlarını göz önünde bulundururlar. Ne yazmış? Nasıl yazmış? Ne kadar yazmış diye büyütürler de büyütürler bu klişeler yığınını. Ancak bu, şahsım adına o yazarın kıymetini parlatıp halka sunmak değil, onun şanını paslı bir demir yığını haline getirip, köreltmektir. Zira sanatçının arzuları, ihtiyaçları ve özel hayatı, doğrudan doğruya ürettiği eserin cevherine ait ve yine o cevherin ta kendisine dairdir. Yazarın zihnini parıldayan, mahir ve özel bir küre olarak hayal edersek, çevresini saran toplumun da, o kürenin üzerini örten siyah, tül bir perde olduğunu görürüz. Kürenin ışığını doğrudan doğruya etkileyen yegâne şey, yazarın kıymet verdiği insanlardır. Bu kimi zaman gürültücü bir arkadaş, akli melekeleri yerinde olmayan bir kardeş, bir baba veya üvey bir anne olabiliyorken, çoğu yazarın eserlerini etkileyen imgesel kişi, kalben sevdiği ve aitlik hissine kapıldığı hayat arkadaşı olur.

27 Ekim 1932’de Boston’da dünyaya gelen ve Alman bir baba ile Amerikalı bir annenin kızı olan Sylvia Plath, kendisi gibi yazar olan babasının düşüncelerinden etkilenmiş ve Otto Plath’i henüz sekiz yaşında bir çocukken kaybetmiştir.  

Çocukluk yıllarında psikolojik rahatsızlığının ilk izleri ortaya çıkan Sylvia Plath, hayatı boyunca ileri derece manik depresif bozukluğuyla yaşadı. 1950’de lisedeyken ilk intihar girişiminde bulundu. Sylvia Plath, daha sonraki yıllarda kazandığı bursla Cambridge Üniversitesi’nde eğitim aldı. Ancak Usta isimlerle ve dev kalemlerle bir arada olmak, onun yazma hırsını tetiklediği gibi, aynı zamanda onu ağır bir depresyona da sürüklüyordu. Harvard üniversitesi yaz okulunda yazarlık kursuna kabul edilmemesi onu ruhsal bunalıma itti. Kendisini her daim yetersiz bir yazar olarak görmesi, günlüğüne şunları yazmasını gerektirdi.

“Benim sorunum ne mi? Yeterince özgür düşünceye, taze imgeye sahip olamamak. Bilinçaltında klişelere ve haksızlığa uğramış birleşimlere saplanıp kalmak. Yeterince özgün olamamak…” 

Var olan özgünlük takıntısının önüne geçemiyor ve her zaman daha özgüne, daha derine inmeye çalışıyordu. Orada yatan gerçeğin ne olduğunu bilmek, sanki yazarlığın zirvesini ona tattırıp derin bir nefes almasını sağlayacaktı.

“Henüz gidilmemiş yolları merak ediyorum ve Frost’tan bir alıntı yapmak geliyor içimden… Ama yapmayacağım. Yalnızca başka şairlerin ağzından konuşabilmek üzücü geliyor bana. Başka birinin benim ağzımdan konuşmasını istiyorum”

Günlüğünde, o dönemde yaşamış kadın şairleri özgün olmamakla eleştirir; her ne kadar birçok ödül almış olsa da, Plath’in şiirleri edebiyat dünyasında gerekli değeri görmemiş; şiirleri ve öyküleri dergiler tarafından defalarca reddedilmiştir.

Edebiyat dünyasını sarsan intiharı veya özel hayatında yaşadığı karmaşık ilişkileri ortaya koymak neredeyse kotarılabilir. Ancak “İtirafkar şair” olarak bilinen Sylvia’nın, insanlar tarafından gölgede bırakılan bir diğer yanı ise, filozof kişiliğidir. Ve bunu açıklamaya çalışmak bile, sizi onun girdaplarına sürükleyip kendi sahanlığında ezmeye başlar. Felsefenin tanımında olduğu gibi, “size verilenleri sorgulama” fikri, Sylvia’nın hayatı boyunca aklını kemirip duran eziyeti ve aynı zamanda aydınlanma çağının kendi tutarlı yıkımlarından biri olmuştur. 

“Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuzsa durmadan değişir, akar, erir. Hayatsa şu andır. Geçip gittiğinde artık ölmüştür. Ama her yeni anda sil baştan başlayamazsın. Ölmüş olana göre yargılamak zorundasın. Tıpkı bir bataklık gibi… Daha en baştan umutsuz…”

Bedeni içinde hapsolduğunu düşünüyordu. Onu algılamaya başlayan bir zihnin, kendi içinde doğum yapan gebe bir karın gibi ağırlığıyla delinip patlayacağını söylemek belki ağır, belki de son derece trajik olacaktır. Ancak onun tek isteği, belki de varlığını sonuna değin tanımak, yaşamak ve kendi elleriyle öldürmekti.

 “Ne kadar hevesli olursan ol, karakterinin kaderin olduğundan ne kadar emin olursan ol, elektrik lambasının sahte neşeli parlaklığında, saatin yüksek sesli tiktaklarının eşliğinde yapayalnız odandayken ne geçmiş ne gelecek, hiçbir şeyin gerçek olmadığına dair çıplak ve acı gerçeğin farkına varmaktan kendimi alıkoyamam. Ve neticede şu anı oluşturan yegâne şey olan geçmiş ya da gelecekten yoksunsan, neden şimdinin kabuğunu kırıp canına kıymıyorsun ki?”

Ancak Sylvia Plath, eşi Ted Hughes ile evlendiği 16 Haziran 1956 tarihinden önce de, bu tür düşüncelere dalıyor ve kendini bir anda uyku ilaçlarının aşırı dozuna kapılıp, uçurumun kenarında buluyordu.

“Ben şimdiyim ama biliyorum, ben de göçüp gideceğim… Ama ben ölmek istemiyorum.”

Sokrates, “sorgulanmamış bir yaşam yaşanmaya değmez” der. Sylvia Plath, yaşamı boyunca hayatı sorgulamış, kendi varlığına bir anlam ararken acı çekmiş ve bu büyük acıyla kaleme almıştır eserlerini. Tuttuğu günlüklerde derin sorgulamalarına tanık olduğumuz Sylvia Plath, intihar ederek yaşamına son vermiş olmasaydı da şiirleri gibi günlükleri de edebiyat dünyasında hak ettiği yeri mutlaka alacaktı. İşte ölüm farkındalığı ile dolup taşan bir kalbin dilemması, bu şekilde yazılmıştı kâğıtlara. Ancak Plath, kendisine karşı duvar ören yaşamın ağları arasında tutunup hayatta kalmak için, Descartes’in fikirlerini bir yerde yakalayıp, yaşamının özüne indirgemiştir. Bu, tıpkı kayan bir yıldızı avuçlarıyla yakalayıp, ona sığınak olacak yaşama sevincinin kaynağını oluşturmuştu.

Üzerinde durmak istediğim asıl konu, Sylvia Plath’i ölüme sürükleyen imgesel kişinin, eşi Ted Hughes olduğu değil, bilakis Sylvia Plath’in hayatında yaşadığı sarsıcı intihar vakalarının, onun içsel dünyasının dışavurumu olduğudur. Kanımca Sylvia, yalnızlık denen o donuk anın pençesinde, esas yalnızlığın insan güruhlarından uzaklaşmak değil, temize hep daha temiz bir zihne ulaşmak olduğunu öğrenmiştir. Yani mahareti, aklının madenlerinde gezinip kendisini huzura erdirecek bir cevher ararken, birden siyah ve korkutucu bir kütle ile karşılaşmıştır. Ölümle…

 

Ölüm çok güzel olmalı,

Yumuşak kahverengi toprakta yatmak,

Birinin başının üzerinde çimlerin dalgalanması ve sessizliği dinlemek,

Dünün olmaması ve yarının olmaması,

Zamanı unutmak, hayatı affetmek ve barışta olmak…

4
like
2
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
10 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
10 Yorum yazarları
Osman36Murat SiyliyellowredMaydoganHüseyin keskin Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Osman36
Üye

Başarılı

Murat Siyli
Yazar

Yaşamak her şeye rağmen güzel

yellowred
Yazar

en iyisini onlar yaptı, geçip gittiler..

Maydogan
Üye

Güzel paylaşım

Hüseyin keskin
Üye

Çok güzel