Dışarıdan bakıldığında çok klişe görünmemize rağmen Rock’n Roll’un asıl döndüğü mekandı kumsal.

Yanan bir ateşten ve çevresindeki körkütük sevişmeye gelmiş gençlerden çok daha öte bir anlam yüklemiştik biz, ta ki seks daha ağır basana kadar. Kumsal fantezisini bilmeyeniniz veya düşlemeyeniniz yoktur sanırım. Benim için seksin daha ağır bastığı bölüm yok, sevişmenin muhabbetten daha ağır bastığı dönem beni cezbetmediği ve tamda aldatıldığım döneme denk gelmesi yüzünden, ben kumsala gitmeyi bırakmıştım fakat yaşadığım tüm bu aksiliklere rağmen yinede kumsala minnettarım bana bıraktığı bu naçizane anılar için…

Biz raydan çıkmıştık, fakat kendimizi sanattada bulmuştuk, neden olduğuna anlam veremediğim bir şekilde de kendimizi aşmıştık biz, zaten sizlerde eğer dikkatli bakabilirseniz yoldan çıkmış gençlerin çoğu aynı zamanda potansiyeli olan gençlerdir.

Yine bir kumsal günü, diğer her gün gibi toplandık, ama bu sefer tanımadığım insanlarda vardı, sosyal medyanın gücü bu küçücük semtte bile kendini göstermişti. Bizim tam merkez tayfadan olmasada, yanımızda takılan ve sevdiğimiz bizden yaşça biraz daha küçük bir velet beni, Genco Erkal’ı izleyip etkilendiğim dönemlerde Nazım Hikmet şiiri okurken çekip paylaşmış, ve sanırım birçok kişinin hoşunada gitmiş ki o gün rahat elli kişiden fazlaydık. Öncelikle tabi ateşi büyütmek ve harlamak zorunda kaldık fakat çevrede hiç ateşe atacağımız bir tahta parçası yoktu, aslında etrafta hiç tahta yoktu ki, dedim ya size yoldan çıkmış gençlerin hepsi aynı zamanda potansiyeli olan gençler diye, bu potansiyeli olan ve bizim merkez tayfadan biri öyle bir yeri işaret etti ki, hepimiz et görmüş zombi gibi oraya doğru yöneldik. Kumsalın girişinde yuvarlak büyük bir kapı vardı tahtadan, şu ittiğinde ikiye ayrılıp açılan cinslerden, evet yaptık, onu kırıp parçaladık ve tahminimce o gece kumsalın tarihindeki görülmüş en büyük ateşi yaktık. Çember kuruldu ve ben her zamanki gibi çemberin tam ortasına geçtim ve başladım…

Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya.
Ona sorarsanız: “Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”
Bana sorarsanız: “On senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene.
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.
Ona sorarsanız: “Bütün bir hayat.”
Bana sorarsanız: “Adam sen de, bir iki hafta.”

Katillikten yatan Osman, ben içeri düştüğümden beri, yedi buçuğu doldurup çıktı.
Dolaştı dışarda bir vakit. Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
Dün mektup geldi, evlenmiş, bir çocuğu doğacakmış baharda.

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
Ve o yılın titrek, ince, uzun bacaklı tayları,
Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldular çoktan.
Fakat zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri.
Ve bizim hane halkı bilmediğim bir sokakta, görmediğim bir evde oturuyor.

Pamuk gibiydi, bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene.
Sonra vesikaya bindi, bizim burada içeride, birbirini vurdu millet yumruk kadar, simsiyah bir tayın için.
Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız.

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz.
Dachau kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşima’ya.

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.
Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçüncüden bahsediyor Amerikan doları.

Fakat gün ışıdı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri.
Ve “Karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldular” yarı yarıya.

Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya.
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine, ben içeri düştüğüm sene onlar için yazdığımı: “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar, korkak, cesur, cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki onlardır, şarkılarımda yalnız onların mâceraları vardır.”
Ve gayrısı, meselâ benim on sene yatmam, lâfü güzaf.

Tabi ağlayanlar, hiç tanımadığı halde birbirlerine sarılıp ön sevişmeye geçmeden ilk adımı atanlar, gerçekten birbirlerini sevip sarılan çiftler, içenler, daha çok içenler, tüyleri diken diken olanlar vesaire, hafif bir sessizlik ve bir gitar solosu…

Ben ayağa kalktım, neden bilmiyorum Osman’a okkalı bir küfür ettim, benim etmemle beraber elli kişi birden de tekrarlamasın mı? Soloyla bana eşlik eden bizim merkez tayfadan, hatta yazının başında bahsettiğimiz biz 4 kişiydik dediğim dostlarımdan olan Slash hiç huyu olmadığı halde bir baktım ki atmış gitarı, benimle birlikte bağıra bağıra Osman’a küfür ediyor, baya dakikalarca hepimiz bütün hıncımızı çıkardık Osman’dan, artık itiraf etmemin vaktidir sanırım, özür dileriz Nazım Hikmet’in Osman’ı, ama yine olsa yine ederiz o küfürleri be!

Ben orada resmen bir meditasyon yaptığımızı ve içimizdeki tüm nefreti hiç tanımadığımız birine topluca küfür edip dökerek rahatladığımızı düşünüyorum çünkü ben saatlerce sevişip nirvanaya varmışım gibi rahatlamıştım. Diğerlerin üstünde de o rahatlık olacak ki, küfür seansı bittikten sonra herkes derin bir ohh çekti, o an sebepsiz yere onlarca kişi aynı fikirdeydik ve tek bir kişiden nefret edip sanki yanımızdaymışçasına ona nefretimizi kustuk… (O özel gece için tanıdığım tanımadığım herkese teşekkürler)

Daha sonra tabi şarkılar söylendi danslar edildi, itiraflar edildi, yakınlaşıldı, siyaset konuşuldu ve son olarak her kumsal gecesinin sonunda olduğu gibi, yine ben ve içkim dalganın vurduğu yere şezlongu attık ve demlenmeye ufak ufak o zaman ki yaşımdan çok daha büyük düşüncelerle devam ettik. Normalde gece öyle biterdi, herkes sevişir, alışkın olmayanlar sızar, alışık olanlar yıldızları seyrederek biraz dinlenip ikiye (büyük ihtimalle farklı biriyle) gider, ben tüm bu yaşananlardan izole bir şekilde özümü alır karşıma onunla felsefe yapardım ki bizim fantastik dörtlü geldi ve tüm rahatımın içine etti. Delilik işte, hem kafalarımız dumanlı, hemde bir orduya yetecek alkolü devirmişiz, tüm yediğimiz haltın üstüne o geceyi sırf unutmamak için aynı bitirmeyelim dedik, normalde rahatsız edilmekten çok hoşlanmazdım ama sırf o gecenin hatırına benide ikna ettiler ve kıyafetlerimizle denize girdik, o ana kadar ben kıyafetlerimizle denize girip hemen çıkar ateşin başına geçeriz en kötü ne olabilir ki diyordum, üstüme koşan gençlik ordusunu görene kadar, gece, belkide sabaha karşı hiç hatırlamıyorum ama hava aydınlanmamıştı, muhtemelen saat üç, dört veya beş falandı bilmiyorum fakat kıyafetleriyle denize girip su savaşı yapan o elli kişiye deliliğimizle öncülük etmemiz gerçekten o günü diğer günlerden ayıran ve her zaman hatırlayacağımız bir anı olarak ölene kadar içimizde bizimle birlikte yaşayacak.

Bazen yapmak istediğimiz şeyleri bir başkasında görene kadar yapamayız, hatta bazen yapmak istediğimiz şeyi sırf toplumun bize dayattığı sisteme uymadığı için bir başkasında gördüğümüz zaman, aynı şeyi yapmak istememize rağmen onu sırf toplumun tepkisini çekmemek adına ayıplarız, ama hiç demeyiz ki bir kere geldiğimiz şu boş hayatta içimizden geleni bile yapamayıp başkalarına göre yaşayacaksak ne anlamı var aldığımız nefesin, ne anlamı var hislerimizin…

Hep genç kalmanız dileğiyle, unutmayın;

GÖKYÜZÜ MASMAVİ VE DOYUMSUZ.

EVET, GÖKYÜZÜ HALA MASMAVİ VE HALA DOYUMSUZ.

#Teşekkürler Türkiye

20
like
2
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
17 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
15 Yorum yazarları
yellowredMustafa YüceDEHA KARAKAYASamet AkbulutMurat tekneci Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
yellowred
Yazar

beğendim gerçekten güzel.

Mustafa Yüce
Üye

Eline sağlık çok güzel olmuş

DEHA KARAKAYA
Üye

Yazılarına bayılıyorum.

Samet Akbulut
Üye

Bu tarz yazilar çok hoş oluyor

Murat tekneci
Yazar

Eline sağlık çok güzel