Merhaba Popzingiller!

Hem harika bir röportaj yaptım hem de Moda’yı bir güzel turladım. Resim çekmeyi de unutmadım tabi! Röportajımdan önce kitabı alıp okumayı unutmadım.

Kitabım geldiğinde büyük bir heyecanla okumaya başladım. Size de tavsiye ederim. Oldukça başarılı bir kitap. Turumu anlatmaya başlamadan önce sizi ‘Kımızı Bir Ölüm‘ kitabının yazarı ile tanıştırmak isterim.

Meriç Demiray, aslında bizim adını bildiğimiz ve bazı bölümlerini izlediğimiz bir çok dizinin senaristi. ‘Babam Büfe‘ ve ‘Martıların Efendisi‘ isimli filmler de Onun kaleminden çıkmış. Sözü fazla uzatmadan bu samimi röportajımızı size de aktarmak istiyorum:

Merhabalar Meriç Bey. Nasılsınız?

İyiyim. Teşekkür ederim. Siz nasılsınız?

Ben de iyiyim. Çok teşekkür ederim. Böyle bir başlangıç yaptık ama uzun süredir konuşuyorduk aslında. Öncelikle, popzingo.com ailesi için kitabınızı kısaca bir anlatabilir misiniz?

Kırk yaşlarına gelmiş bir oyuncunun hikayesi. Hayatının dönüm noktasında. Kendisi bunun çok farkında değil. Bir bisiklete binmek zorunda kalıyor. O bisikleti İstanbul’un dışına doğru sürmeye başlıyor. Bu yolculukta yeni insanlar tanıyor. Geçmişini tekrardan yaşıyor ve kendini tanımaya başlıyor.

Geri kalanı da okuyuculara sürpriz olsun. Kitabınızı beğenerek okudum ancak bir soru aklıma takıldı. Ana kahramanınızın ismini ‘Kahraman’ olarak seçmenizin nedeni nedir?

Dramanın temeli kahramanın yolculuğudur. İlyada’dan beridir bu durum var. Kahraman, A noktasından B noktasına gider ve hikaye bittiğinde o kahraman artık eski kahraman değildir. Bu bir yolculuk hikayesi olduğu için bu adı tercih ettim.

Kahraman isminin kullanıldığını son zamanlarda duydum.

Benim duyduğum tek Kahraman, ben küçükken TRT’de televizyon programlarını yapan bir yönetmendi.

Kitabınızı detaylı bir şekilde okudum. Diliniz Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sait Faik’in diline çok benziyor. Betimlemeleriniz, anlatımlarınız, hikayenizdeki sıcak insan topluluğu…

Geçenlerde Gürpınar ile ilgili bir anım geldi aklıma. Ben ortaokul 2. sınıftayken öğretmenim kitap okuma ödevi vermişti. Okuduğumuz kitabı anlatacaktık. Herkes klasik kitapları seçerken ben Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ‘Ölüler Yaşıyor’ kitabını okudum. Çok bilinmeyen bir kitap. Bilgiçlik yapmak istedim galiba. Hatırlamıyorum. Kitabı tekrardan okuyacağım. Bir gerilim hikayesi. Bir köşkte geçiyor. Genç bir kız ölmüş. Onun ruhu evde dolaşıyor. Kitabın ortasına geldiğimde gece uyuyamamaya başladım.

O yaşta böyle bir kitap okumak…

Ama öyle kaliteli bir kitapmış ki beni etkiledi. O kitabı okuyan biriyle karşılaşmadım henüz. Bir yerde bulabilir miyim diye bakacağım. Sait Faik de Gürpınar da çok başarılı adamlar. Şu şekilde düşünülebilir. Onlarla aynı seviyede zaten olamam. ‘Halk’ denilen şeyle, günlük hayatla bağlantısı olan yazarlar bunlar. Benim de böyle bir derdim var. Yani günlük hayatla ilişkilerimde dışa dönük olmaya gayret gösteriyorum.

Zaten hareketlerinizden ve konuşma şeklinizden de görülüyor bu durum. Samimiyetinizle çok rahat yansıtabiliyorsunuz.

Çok teşekkür ederim.

Başka hangi yazarlardan ilham aldınız?

Orhan Pamuk benim için çok önemli bir yazar. Onun gerçekten Türk edebiyatında ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bence çok büyük bir yazar ama nobel alması Onu garip bir şekilde bizden uzaklaştırdı. Nedense tuhaf bir öfke duymaya başladı. Şöyle bir şey vardır ya, biri en ufak bir başarı kazandığında bu durumun kibre dönüştüğüne inanırız. ‘Oh! Ne havaya girmiştir O!’ gibi sözler söyleriz.

Belki anlaşılabilir bir durum ama bu konuda Orhan Pamuk’un biraz harcandığını düşünüyorum. Bence gerçekten eşi olmayan bir edebiyatçı. Köklerini Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay gibi yazarlardan alıyor, onların dilini devam ettiriyor, hatta daha ileriye götürüyor. Bu çok önemli bir özellik. Orhan Pamuk olmasa Türk edebiyatında benim için bu kadar ilgi çekici olmazdı.

Yetim kalırdı.

Eksik kalırdı. Bu yazar bir şeyleri tamamladı.Şu da eklenebilir. Mesela nobel almak Onun yazarlığını daha da ileri götürdü. Bizde başarı, genelde insanları geri götürür. Gençlere tavsiyem, Orhan Pamuk’u son kitabından ilk kitabına doğru okumalarıdır. Çünkü nobel aldıktan sonraki romanları daha iyi. Benim için Orhan Pamuk’un ‘Orhan Pamuk’ olması nobel almasından sonradır. O yüzden Türk edebiyatıyla ilgilenen gençlerin mutlaka Orhan Pamuk’u bilmesi gerekiyor.

Zülfü Livaneli de çok iyi bir yazar.

Tabi! O da çok iyi ama Orhan Pamuk’un altını çizmek istiyorum.

Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ isimli hikaye kitabını da okumuştum.

O da çok iyidir.

O hikayedeki ana kahraman da tıpkı Kahraman Odabaşı gibi sıkıcı ve sıradan bir hayata sahip. Bir gün evine gelen bir mektupla hayatı değişiyor. Kahraman’ın hayatı da bisikleti bulması ve uzun bir yolculuğa çıkması ile hayatı değişiyor. Bu durumda mektup ile bisiklet arasında bir bağlantı bulabilir miyiz?

Tabi kurulabilir. Yine dramada şöyle bir şey var. Hayatınız normal devam ederken bir anda bir şey olur ve hayatınız tamamen değişir. Mesela ‘Titanic’ filminde Leonardo DiCaprio kumarda bir bilet kazanır ve bu Onun hayatını değiştirir. ‘Muhsin Bey’ eserinde Muhsin Bey, ‘Ali Nazik’ adında bir türkücü ile tanışır ve bütün hayatı değişir.

Normal hayatta değişik bir şey olur ve o olay kendinizi bulmanızı sağlar. Dışırıdan gelen etkiyle bütün hayatınız değişir. Tabi Oğuz Atay biraz kendi içine dönük bir yazar. Yani Onun eserlerinde duygular, düşünceler daha yoğun işleniyor. Belki sinemadaki karşılığı Nuri Bilge Ceylan olabilir. Benimki biraz daha dışa dönük.

Sizde hareket daha çok var.

Evet. Benimki Fatih Akın’ın filmlerindeki gibi. Oğuz Atay’ın hikayeleri ile benim hikayemde aynı olsa bile farklı üsluplarla yazarız. Dramanın kuralları aynı ama siz bunu istediğiniz biçimde kullanabiliyorsunuz. Bir çok eser ile karşılaştırma yapılabilir. Mesela Orhan Pamuk’tan örnek vereyim. ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ eseri harika.

Eserde bir adam köyden kız kaçırıyor. Bir yıldırım çakıyor ve adam kızın yüzünü görüyor. Meğer yanlışlıkla kızın ablasını kaçırmış ve adamın bütün hayatı değişiyor. Yani hep bir olay olur ve hayat değişir.

Bu arada sinema konusunda ne kadar bilgili olduğunuz da ortaya çıktı biraz.

Öyle bir iddiam yok. Ben aslında öyle çok iyi sinema bilen değil de… Aslında insanları ikiye ayırmak mümkün. Kimi edebiyatı çok iyi bilir. Çok iyi takip eder. Kiminin de bazı tutkuları vardır. Sadece onları bilir. Ben de biraz öyleyim. Sevdiğim yönetmenler ve filmler var. Onlarla devamlı vakit geçiriyorum.

Müzikte de öyle. ‘Ezgi’nin Günlüğü’ diye bir grup var. Yüz binlerce kez dinlendi. Onu takip ediyorum ama onun dışında bir sürü şey kaçırmışımdır. Sinema hakkında çok bilgiliyim diye bir iddiam olmadı hiçbir zaman.

İleriki sorularımızda o konuya da geleceğiz. Yazar olmaya ne zaman başladınız? Senaristlik de dahil.

Sinema Televizyon Bölümü mezunuyum zaten. ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’ın setinde çalışıyordum. O sette stajerlik yapıyor, kablo filan taşıyordum. Senaryoya baktım. ‘Bunda hatalar var’ dedim ve ‘Ben bunun daha iyisini yapabilirim’ diye düşündüm.

‘Ben olsam böyle yapardım’ gibi…

Ne zaman böyle bir eksiklik tesbit etsem bir işin içine giriyorum. Tabi insanlara hikaye anlatmayı da seviyorum. Günlük hayatımda da bu böyle.

Edebiyata da bu yüzden girdiniz herhalde.

Şöyle oldu. Senaristliğe devam ederken Olimpos’a gitmiştim. Orada geçirdiğim bir geceyi yazdım. Nedense yazasım geldi. Birkaç sene sonra artık iş yapmayan bir DJ’in hikayesini yazdım. Çok hoşuma gitti. ‘Ben yazabiliyorum’ dedim. Sonra onları topladım. Edebiyata girişim böyle oldu.

İçinizdeki ışığı keşfettiniz.

Evet. Aslında içinde olan bir şeyi keşfediyorsun. Şaşırıyorsun da! Mesela bu sinemanın imkanlarıyla açığa çıkmayacak bir şey.

Mesela ben de içimdeki ışığı keşfettim. Gayet röportaj yapabiliyormuşum!

(Gülüşmeler)

Sosyal Medya hesaplarınızdan birinde söylediğiniz bir söz çok ilgimi çekti. Müsaadenizle o sözünüzü paylaşmak isterim. ‘Yolculuğun ekonomik zeminini açıklamayan hiçbir seyyahlık, gezginlik ve blogçulukla artık ilgilenmiyorum. ‘’yüreğimizin götürdüğü yere gidelim ama akşam ne yiyeceğiz?’’ sorusu önemli bir soru, atlanmamalı.’

Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu sözünüzden benim anladığım ‘Hayal kurmak çok güzel ancak gerçekler de dikkate alınmalı.’ Bu söz aslında sizin içinizdeki realist insanı ortaya çıkarmış.

Ben bisiklet ile de ilgilendiğim için o seyahat blogları ilk çıktığı zaman heyecanla takip ediyordum. İnsanlar gittikleri güzel yerleri paylaşıyorlar ama artık ben bu dönemin biraz daha ileri gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Bağlamından kopuk bulmaya başladım. Beni sıkmaya başladı.

Artık kafamda şu soruyu sormaya başladığımı fark ettim. ‘Bu gezinin ekonomik zemini nedir?’ Yani bu geziyi sen nasıl yapıyorsun? Bakman gereken bir ailen var mı? Bu benim için önemli bir konu. Mesela ben gidemem. Çocuğum var. Belki gidebilirim ama o gezinin şartlarını oluşturmam lazım. O gezinin şartlarını nasıl oluşturuyorsun? Ayrıca yolda para harcıyorsun. Bu para nereden geliyor? Bir maaşın mı var? Emekli misin? Zengin misin? Bana ‘Yüreğinin götürdüğü yere git’ derken iki kere düşünmen gerekiyor.

Bana böyle diyorsun ama belki de senin bu geziye yetecek ekonomik imkanın var. Belki benim yok! Bakmam gereken bir çocuğum ve kazanmam gereken bir para var. İşin ekonomik yönlerini ortaya koyup benim de bu geziyi yapabileceğimi ispatlasa belki ben de yapmak isterim ama sadece bir yeri gezmek, ‘Burada ne kadar mutluyum’ olayı bence kendi içinde geliştirilmesi gereken bir şey. Gittiğin bir yerde hiç mi tadın kaçmıyor? Hiç mi kötü bir şey yaşamıyorsun? ‘Ben burada ne yapıyorum?’ demedin mi? Bunları hiç koymuyorlar. Toz pembe bir tablo çiziyorlar.

Sizin kitabınızda kahramanın gezi sırasında yaşadığı sıkıntılar da var zaten. Siz bu konuda realist bir yaklaşım sergilemişsiniz.

Kahraman bir yandan aydınlanırken bir yandan da kendi trajedisini görüyor. Kendi yalnızlığını, çıkışsızlığını görüyor. Çocuğuyla, ailesiyle ilişkisinin ne kadar sorunlu olduğunu görüyor. Aslında hayatta yalnız olduğunu ve hiçbir şey kuramamış olduğunu görüyor. Kötü şeyler görüyor. Aslında olayın finale doğru gittikçe trajik olmasının bir nedeni de bu. Adamın içsel olarak bunu fark etmiş olması. İki yönü var. Aslında aydınlanırken içinizdeki karanlığı da keşfediyorsunuz.

Osmanlı’nın son dönemlerinde ve günümüzde yaşayan pek çok yazarımız, Edebiyat öğretmenlerinden etkilendiklerini itiraf ediyorlar. Siz de Edebiyat öğretmeninizden etkilendiniz mi?

Bende öyle bir durum olmadı. Bizim edebiyat öğretmenlerimiz zayıftı. Hatta genel olarak öğretmenlerimiz zayıftı. Öğretmenlerimin bir çoğunu hatırlamıyorum. 80’li yıllardaki okullarda şiddet vardı. Benim dayak yemediğim bir sene yoktur. O yüzden birkaç öğretmenim dışında çok iyi hatırlamıyorum. Onlar da biraz kendi insiyatiflerini yaratabilen insanlardı. Edebiyat öğretmenlerimden etkilenmedim.

Teknolojinin ilerlemesiyle hayatımız oldukça kolaylaştı. Yazmak da kolaylaşınca bu sefer edebiyatla alakası olmayan bir çok ünlü, yazmaya başladı. Bu kitaplara da ‘Edebiyat’ diyorlar.

Edebiyatın katmanları var aslında. Bence bugünlerde şunu tartışmak lazım. Edebiyatın ne olduğu değil de, senin edebiyat açısından nerede olduğunu tesbit etmen lazım. On dört yaşında bir çocuk Balzak okuyamaz. Bu bir yolculuk. O yolculuğun neresinde olduğunu iyi tesbit etmek lazım. Sırf okuman gerektiği için kendini okumaya zorlamaman lazım. Her yaşın kendi edebiyatı var. O yüzden onlar da gerekli.

Siz ne tarz kitaplardan hoşlanırsınız?

Benim biraz kişisel melankolim var. Aslında bu bize biraz 12 Eylül’den miras kalan bir şey. Daha karanlık ve duygusal şeyler seviyorum. Murakami’yi çok severim. Antoni Casas Ros var. Sanırım Cemal Süreya’nın sözüydü tam hatırlamıyorum. İnsanın içinde bir anlam katmanı olduğunu, insanların burada ortaklaşabileceğini söylüyordu. Anlam katmanına doğru çeken, orada seni yakalayan şey… Mesela Sait Faik de öyle. Orada bir kardeşlik duygusu var ve insan okumaya devam ediyor. ‘Yalnız değilim.’ diyorsun.

Bir de ‘İçimizden biri’ diyorsun.

Şu da var. Hayata bakış olarak, yaşadığım toplumla ilgili çok ciddi bir çatışma içinde3 olduğum gerçeği de var. Okuduğum yazarın toplumla, toplum değerleriyle çok barışık olmasını istemem çünkü benim sorguladığım çok şey var. Onu da orada görmek isterim. Öyle bir mualif bir duygu üzerinden de yazmak lazım.

Anladığım kadarıyla toplumda hoş karşılamadığınız şeyler de var.

Evet. Yanlış bulduğum, gelişmesi gerektiğini düşündüğüm şeyler var doğal olarak.

Bence her toplumda var. Günümüzde nedense şöyle bir düşünce var: ‘Batı toplumu her konuda çok iyi’. Batıyı sürekli bir övme ve bizim toplumumuzu sürekli bir yerme durumu var. Ben buna karşı çıkıyorum.

Aslında bizim sağcımız da solcumuz da Batı toplumunu pek sevmez. Hep oraya eleştirel gözle bakar ama ben biraz daha kafamızı oraya çevirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ailem Portekiz’de yaşıyor. Devamlı onları ziyaret ediyorum. Kaldırımda yürüyorum. Tam ayağımı yaya geçidine basacakken arabalar duruyor.

Doğu’nun da çok ciddi bir kültürü var tabi! Batı’nın da var ama bizim bazı insani değerlerde Batı’ya ulaşmamız lazım. Herkes birbirinin hayatına saygı duymalı. Benim hayatım, iyi yada kötü benim hayatımdır. Batı’da da Doğu’da da toplumun bu noktaya ulaşması lazım. Batı bu noktaya daha yakın.

Batı’nın örnek almamız gereken şeylerinin yanında örnek almamamız gereken şeyleri de var.

Tabi! Türk aile yapısı diye bir şey var. Nereye çeksen gelir. Mesela Kuşadası’ndaki bir ailenin yapısıyla doğudaki bir ailenin yapısı farklı. Bu ‘Türk aile yapısı’ üzerinde3n benim hayatıma devamlı bir ağır eleştiri yapılıyor. Sınırlamalar konulmaya çalışıldığı zaman bu bende öfke uyandırıyor. O yüzden kişisel alanların geniş tutulması, politikanın ondan sonra yapılması lazım.

Konu konuyu açınca biraz röportajdan uzaklaştık. Peki günümüzde yaşayan yazarlardan büyük bir ilgiyle takip ettiğiniz yazarlar var mı? Orhan Pamuk dedik. Birkaç yabancı yazar dedik. Eklemek istedikleriniz var mı?

Bugünlerde Javier Marias okuyorum. Son dönemlerde ilginç bir şekilde Yapı Kredi Yayınları’nın kitaplarını okuyorum. Isabel Allende okudum. Bu yazarın filmi de var. Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarını okudum. Karakterlerin isimleri çok zor olduğu için kitaba odaklanmakta zorlanmıştım.

Ölmeden önce yazdığı ‘Benim Hüzünlü Orospularım’ kitabına bayılmıştım. Bu kitapta harika bir aşk hikayesi yazmış. O tarz kitaplar okuyorum. Biraz daha ne tür kitaplar sevdiğimi keşfetmeye çalışıyorum.

Özellikle takip ettiğiniz yönetmenler, yapımcılar var mı?

David Lynch’in çok büyük bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. ‘Kusturica’yı herkes bilmeli. ‘Kusturica’ biraz coşkulu bir dil kullanarak çağın trajedilerini anlatıyor. ‘Underground’ filmi Yugoslavya’nın dağılmasını anlatıyor. ‘Çingeneler Zamanı’… İçinde biraz şiir olan sinema hoşuma gidiyor. Mesela yerli olarak Fatih Akın’ı çok seviyorum. ‘Yedi yüz’ dizisinin özellikle birinci bölümünü tavsiye ediyorum.

En çok beğendiğiniz kitabın ismi nedir? Bunu okudum. Hayatımda okuduğum en güzel kitaptı.

Böyle dört beş tane sayabilirim. Mesela yerli olarak ‘Benden Selam Söyle Anadoluya’. Tahsin Yücel’in ‘Peygamberin Son Beş Günü’ kitabı. ‘Masumiyet Müzesi’.Birkaç tane yabancı kitap sayayım. Antoni Casas Ros’un ‘Enigma’ isimli kitabı. Isabel Allende’nin ‘Ruhlar Evi’ çok güzel. Javier Marias’ın ‘Karasevdalılar’. ‘Yanılsamalar’ eseri harika bir eserdir.

Bir sürü senaryo yazdınız. Bu yazdıklarınız içinde en sevdiğiniz senaryo hangisi?

Bu sene çıkan ‘Martıların Efendisi’ benim için çok öenmli. 2006 yılında yazmıştım. Bu sene filme çekildi. O benim için çok özel bir yerde duruyor. ‘Aşk oyunu, Gülbeyaz, Geniş Aile, Seviyor Sevmiyor, Benim için üzülme’ severek çalıştığım işlerdi.

Yok. Hatırlamıyorum.

2002 yılında çıktı.

O zamanlar dizilere çok meraklı değildim.

Ondan sonra, ‘Benim İçin Üzülme’yi yazmıştım. Birkaç bölümü çok hoşuma gider. ‘Fikrimin İnce Gülü’ benim kendi projemdi. Onunla bayağı uğraşmıştım. Bazı ciddi problemler yaşadık. Yaşamasaydık benim yapmayı çok istediğim bir projeydi. Birinci bölümünü ben çektim mesela.

Ne gibi problemler yaşadınız?

O çok magazinel bir konu. Girmeyelim. Oyuncularla ciddi bir anlaşmazlığa düştük. Ben çok üzüldüm. Genç olduğunuz zaman bütün kalbinizle işe giriyorsunuz ve o size hayal kırıklığı olarak döndüğünde yıkılıyorsunuz. O beni yıkmıştı.

İlk yazdığınız senaryo neydi?

Gülbeyaz.

Onu yazarken ne hissettiniz?

Çok harika hissettim. Çok güzeldi. Çok güzel bir ekip enerjisi oluşmuştu. Yönetmenin ilk işiydi. Çok güzel bir senaryo oluştu. Çok büyük bir heyecanla yaptık. Çok da başarılı oldu.

Çok mutlu olmuşsunuzdur. Böyle tutulması ve sevilmesi…

Tabi! Mesela bu dizinin dördüncü bölümünde uzun bir tirat yazmıştım. Duygusal bir sahneydi. O, yine kendimle ilgili bir şey keşfetmemi sağladı. ‘Ben bunu yapabiliyorum.’ dedim. Zaten bir insanı en çok kendisi ile ilgili bir şey keşfetmek heyecanlandırıyor. O zamanlar senaristlerin alanı daha genişti. Kendi hayatınla ilgili bir şey koyabiliyordun. Bir sürü şey yapabiliyordun. O yüzden çok zevkli bir süreç oldu. Yirmi altı yaşındaydım.

Şu anda aklıma geldi bu soru. Biraz tuhaf olacak ama mesela insanlar sokakta Nejat İşleri’i gördüğü zaman hemen resim çekmeye, imza almaya koşuyor. Sizin başınıza öyle bir şey geldi mi? Tanınma durumunuz oldu mu?

O bizde çok olmaz.

Kamera arkası kahramanısınız yani?

Evet öyleyiz. Daha çok bizim tutturduğumuz dizilerde oyuncular öyle durumları yaşar. İnsanlar senaristleri çok bilmek de istemez. O sözleri oyuncunun söylediğine inanmayı severler. Hikaye anlatmanın öyle bir kötülüğü var. İnsanlar bunu bir senaristin yazdığını düşünmek istemez.

Biz de seyirci ile direkt bağlantı kurmak istemeyiz. Çünkü o, bize bir öfke olarak geri dönüyor. Mesela geçen sene ‘Seviyor Sevmiyor’u yazdım. Bana günde en az otuz kırk tane hakaret mesajı gönderildi.

Çok ilginç! Neden?

Sebebi şu: ‘Neden bunları kavuşturmuyorsunuz?’ ama bilmiyor ki onlar kavuşursa hikaye sona erecek. Benim işim onların arasına problem koymak. Özellikle gençler öfke dolu mesajlar atıyor. Bu yüzden seyirci ile çok bağlantı kurmuyoruz. Bizi de iyiye doğru götüren bir durum olmuyor.

Zaten oyuncu dövme olayları da oluyor. Oyuncu sanki kasıtlı olarak kötü adam olmuş gibi görülüyor.

Oldu mu öyle bir olay?

Tabi! ‘Yaprak Dökümü’nde oynayan bir oyuncu dövülmüştü.

Ben hiç karşılaşmadım öyle bir olayla.

‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ dizisinin Ali Kaptan’ı da bayağı hakaret yemiş.

Ama artık bunların bir dizi olduğunu da bilsinler. Bizde böyle dövülme olayları değil de ‘Hikayeyi neden böyle yazdın.’ tarzı şeyler oluyor ama bizim işimiz çatışma yaratmak. Drama dediğimiz şey bu.

Demek ki yazdıklarınızla insanları inandırabiliyorsunuz.

Onu da görebiliyorsun tabi!

Son sorumu sorayım. popzingo.com yazılar yazarak ve yazılanları okuyarak kültürlendiğimiz bir platform. Hayatına henüz yeni başlayan sitemiz büyük bir çıkış yaptı ve gittikçe büyümekte. Siz de popzingo.com ailesinin bir üyesi olmak ve yazılar yazmak ister misiniz?

Fırsat olursa neden olmasın? İyice olayı bir idrak edeyim. Ondan sonra tabi ki yazarım.

Sizi de aramızda görmeyi çok isteriz.

Benim bir bloğum var. Genelde oraya yazıyorum. Belki orada da yazarım.

Çok Teşekkür ederim Meriç Bey.

Ben teşekkür ederim.

Moda’da güzel bir röportajdan sonra Barış Abimize de selam vermeden geçmek olmazdı tabi!

‘Domates’, ‘Biber’ ve ‘Patlıcan’ heykelleriyle dolu bahçesi küçük ama oldukça renkliydi.

Ancak ne yazık ki içine giremedim.

Moda’yı dokuz kilometre yürüyerek turladım. Kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Özellikle sahili ve sahildeki küçük kafeleri Moda’yı özel kılıyor diyebilirim. Fırsatınız varsa kesinlikle Moda sahilinde bir kahve içmenizi tavsiye ederim.

12
like
4
love
0
haha
1
wow
0
sad
0
angry
19 Yorum konuları
3 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
19 Yorum yazarları
ahmet çetinBekir AkgülMurat SiyliReha KarakayaPINAR GÜL Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Popüler Fanzin
Yönetici

İlk röportajında bu kadar profesyonelce hazırlanmış sorular gerçekten taktire şayan. Eline sağlık sevgili yazarımız Büşra.

Çalı Kuşu
Yazar

Uzun bir aranın ardından kendine yakışır bir çalışmayla dönmüş olman takdiri hak ediyor. Gerçekten de çok samimi bulduğum ve ”aaa bu çalışmaların bilinmeyen kahramanı Meriç Bey imiş.” dediğim birçok bilgiyle karşılaştığım emektar bir çalışma olmuş. Başarılarının devamı temennisiyle. Emeğine sağlık Büşra.

sila
Yazar

Sımsıcak, samimi bir ropörtaj olmuş. Bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Kendisi çok parlak bir yazar, severek takip ettiğimiz birçok yapıma da imzasını atmış. Kitabını da en kısa zamanda alıp okuyacağım.

Ayşe
Üye

Başarılı

mustafa
Üye

Bu tip sohbet tadında olan röpartajlara bayılıyorum

Aycan
Yazar

Cok hoş bir röportaj olmuş. Sorularını dogru seçmen de başarılı bir roportaj gerceklestirmende çok etkili olmuş. Kesinlikle başka röportajları heyecanla bekliyorum. Emeğine sağlık 🙂