Osmanlı insanının, şehirleri fethettikten sonra bu şehirlerde yaptıkları imar faaliyetleri 15. yüzyılın çağdaş kaynaklarından örneğin Aşıkpaşazade (1393-1481) ya da Neşri (v. 1520) tarihinden takip edilmektedir. Osmanlı tarihleri Osmanlı hanedanının kronolojik tarihini yazmaktadır. Ertuğrul Gazi’den başlayıp içinde yaşadıkları döneme kadar gelip geçen padişahların hayat hikayeleri anlatılır ve bu hikayeler anlatılırken de tarihi olaylardan söz edilir. Padişahların tahta çıkışları, dönemin askeri, sosyal ve iktisadi olayları ve buradaki konu açısından en önemlisi, fetihler ve sonrasındaki ilk imar faaliyetleri de bu eserlerde belirli bir detayda anlatılmaktadır. Osmanlı şehirleşme süreci ile ilgili ilk el bilgiler veren bu eserlerden ve diğer kaynaklardan yola çıkarak fetih öncesi ve sonrasına dair şehirlerin yaşadığı süreç değerlendirilebilir.

Şehirlerin imar sürecini ifade etmek için bu kaynaklarda “şenlendirme” terimi kullanılmaktadır. Şenlendirme; şehirlerin imarı, ihyası (canlandırma), abad edilmesi, nüfus iskan edilmesi, huzur ve güvenliğinin sağlanması ve iaşesinin (gıda) temini gibi şehircilik ve şehirleşme faaliyetlerinin tümünü ifade etmek için kullanılır.

 

 

Osmanlı siyasi yapı ve kültürü, içinde bulunduğu toplumsal adet ve geleneklere aşırı duyarlıdır ve fethettiği toplumların maddi ve kültürel zenginliklerinden de etkilenmiştir. Geleneklerin ötesinde dikkate aldığı güçlü bir İslam hukuku ve Türk-İslam devlet geleneği uygulaması da vardır. Bu hukuk ve gelenek bir şehrin fethi aşamasında başlardı. Eğer şehir sulh ile fethedilirse, İslam hukukuna ve Osmanlı uygulamasına göre şehir halkının canına ve malına dokunulmazdı. Erken dönemler için Bursa’nın (1326; önce savaş sonra sulh) ve Edirne’nin (1361) fethi buna örnek verilebilir. Bu durumda, mevcut gayrimüslim şehir halkının güvenle şehirde yaşaması için tek şart cizye vergisi vermesiydi. Fethedilen şehrin halkı kendi mülklerinde oturmaya devam eder, fetih sonrası gelen göçmenler ise yeni mahalleler kurarak şehrin imarına girişirlerdi. Zamanla, insanlar arası mülk alışverişi ile ya da gelen göçmenlerin gelmesi ile heterojen mahalleler ve şehir meydana gelirdi.

Diğer taraftan eğer bir şehrin fethi sulh ile değil de savaşla olduysa fetihten sonra o şehrin halkının esir alınması ve mallarına el konulması kanuni bir haktı. Nitekim İstanbul’un fethi böyle olmuştur. Galata bölgesi ise sulh ile alındığı için muamele başka olmuştur. İstanbul’un Rum halkı esir edilmiş, evlerine, fetihle birlikte gelen ya da göç eden insanlar yerleşmiştir. Tüm ibadethanelerin camiye çevrilmesinde (kılıç hakkı) hukuken mümkün hale gelmiştir. Şüphesiz bu durum, esir olan halkın fidyesini ödeyerek hürriyetini kazanmasına ve şehirde oturmaya devam etmesine engel değildir ya da göçle gelen gayrimüslimlerin şehirde farklı muamele görmesine de yol açmamaktadır. İstanbul örneğine devam edersek, her ne kadar fetihle birlikte Rumlar esir edilmiş ve mallarına el konulmuşsa da Fatih Sultan Mehmet hürriyetlerini ve mallarını Rumlara geri vermiş, ibadethanelerin ise sadece bir kısmını camiye çevirmiştir. Böylece çok sayıda Rum diğer gayrimüslimlerle birlikte İstanbul’da yaşamaya devam edebilmiştir. Nitekim 20. yüzyıla kadar Rumlar, Müslümanlardan sonra İstanbul’da en fazla nüfusa sahip (%20 civarı) kesim olmuştur.

Güven ortamı ile fethin ilk aşaması tamamlandıktan sonra ikinci aşama olarak yerel adetlerin ve demografik bilgilerin öğrenilmesine ve buna göre kuralların konulmasına yönelik “Sancak(şehir) Kanunnameleri”nin hazırlanmasına geçilmiştir. Dolayısıyla Osmanlıda her şehrin kendine özgü, yerel şartlarını dikkate alan kanunları vardır. Böyle bir tespit şüphesiz bir şehrin önceki halini bilerek yeni halinde bir süreklilik sağlama niyetinin de göstergesidir. Bir anlamda bu yöntem, geçmiş kültür ve geleneklerin öğrenilmesi ve yaşatılması sonucunu da doğurmuştur.

 

Fetih ve sonrasındaki sayımlarla birlikte gerçekleştirilen diğer bir uygulama şehre, adliye ve belediye işlerinden sorumlu bir yönetici (kadı) ve emniyet ve asayişten sorumlu bazı yöneticilerin (subaşı, yasakçı, ağa, şehremini…) tayininin yapılmasıydı. Böylece fethedilen bir şehirde güvenlik, otorite ve adalet olarak detaylandırılan süreç tamamlanmış olurdu.

Çeşitli dönemlerde isim ve kapsamları değişmekle birlikte Osmanlı idari bölümlemesi eyalet, sancak, kaza, nahiye ve köylerden oluşmaktadır. Buralarda vali, mütesellim, ayan, kethüda (yerel yönetici), voyvoda, muhassıl, subaşı, derbentçi, yasakçı, mübaşir, bekçi, köy ihtiyarları gibi idari birimin durumuna göre değişen statüde ve sayıda, esas olarak güvenlik ve yerel yönetimden sorumlu idareciler bulunmaktaydı. Adaleti sağlamak için ise kaza ve sancaklardan oluşan şehirlerde kadı, müftü ve mahkemede görevli muhzir (mübaşir) ve kâtip gibi görevliler mevcuttu. Ayrıca şehirlerin ölçeklerine göre şehir kethüdası (yerel yönetici), mimar başı gibi görevlilerle vakıf, tekke ve loncaların kendilerine mahsus birçok görevlisi de bulunmaktaydı. Anlaşılacağı üzere, fetihle birlikte bazı temel görevliler şehirde adalet ve düzeni sağlamak üzere görevlendirilmekte daha sonra şehrin gelişen ihtiyaçlarına göre idari ya da şehrin kendi kurumlarına pek çok görevli atanabilmektedir.

Kaynaklar:

Osman Çetin, Selçuklu Müesseseleri ve Anadolu’da Hamiyetin Yayılışı; Yunus Uğur, Osmanlı Şehirleri ve Şehirleşmesi; Halil İnalcık, Fatih, Fetih ve İstanbul’un Yeniden İnşaası;  Mehmet İpşirli, İstanbul’un Şehir Görevlileri

9
like
3
love
0
haha
2
wow
0
sad
0
angry
10 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
10 Yorum yazarları
ahmet çetinGizemmyellowredRagıp ÇetinerMaydogan Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Mami
Üye

Harika

Aycan
Yazar

Çok bilgilendirici bir yazı olmuş.Emeğine sağlık Sılacım 🙂 🙂

ahmet çetin
Üye

Ekleyin arkadaş olalım kardeşler

Gizemm
Üye

Yine bilgilendirici bi yazı karşımızdasın emeğine sağlık

yellowred
Yazar

Şimdi çarpık şehirleşme var.