Bay Ünal, çöküş çok yakın. Ayak seslerini duyuyorum.

Bir gün, öyle halsiz ve ayakta durmaktan aciz uyanıyorum ki, korkuyorum. Okulda zar zor dolaşıyorum. Derse güçlükle giriyorum. Gözlerim doluyor. Sinan’dan kaçıyorum. Tüm insanlar hayatımdan çıksınlar istiyorum ama bir o kadar da bundan korkuyorum. Kendimi okulun tuvaletine kilitliyorum. Bir an annemi aramak istiyorum. Hıçkırarak ağlamak ve anneme beni kurtarması için yalvarmak istiyorum. O kadar acizce bunu diliyorum ki bu sefer şaşırıyorum. 

Sürekli kafamda aynı cümleler dönüyor.

Beni kurtar anne.

Beni kurtar.

Biri beni kurtarsın.

Kafesimin kapısını açın.

Hür olayım.

Anne, beni kurtar.

Bana yardım et.

İçimde çığlıklar yükseliyor. İçimde alevler parıldıyor. Yatağıma uzanıp geberip gitmek istiyorum. Kafamı duvarlara vurmak, bir daha düşünmemek, delirmek istiyorum.

Anne, beni kurtar.

Ama annemi arayamıyorum. Onun sesini duymak istemiyorum. Onu üzmek istemiyorum.

Anne, beni kurtar. Seni seviyorum.

Kapı tıklıyor. İçerideyim. Yere çökmüşüm ve başımı ellerimin arasına almışım. Elimdeki telefonu sıkıca tutuyorum. Gözlerim dolu dolu. Mermer, soğukluğunu sırtıma bir nakış gibi işliyor. Tuvalet bok kokuyor ama rahatsız olmuyorum.

Kapı tekrar tıklanıyor. “Defne?”

Bana sesleniyorsunuz. Dersimiz başlamış olmalı ama sizin dersiniz değil ki. Burada olduğumu nereden biliyorsunuz?

“Efendim?” Sesim gerçekten de ölü gibi çıkıyor. Tekrar deniyorum. “Efendim?” Bu daha iyi.

“Hadi çık dışarı. Konuşalım.” Sesiniz yumuşacık ve anlayışlı.

Bu anlayış kalbimi titretiyor. Gözlerim daha çok doluyor. Çekip gitmenizi istiyorum. Sesim çatlıyor. “Geleceğim, Bay Ünal. Siz gidin.”

“Konuşalım. Sen çıkana kadar bekleyeceğim.”

İsyan edecek gibi oluyorum. “Gidin Bay Ünal. Lütfen.”

Kapının arkasında bir hareketlenme oluyor. Gideceksiniz ve beni kendimle bırakacaksınız diye çok korkuyorum. Ama siz sadece benim gibi yere çöküyorsunuz, duyuyorum. “Çiçekleri sever misin?”

Ani soruyla duraksıyorum. Pek değil. “Evet.”

Yalandan gülüyorsunuz. “Neden yalan söylüyorsun?”

Çünkü ben hiçbir şeyi sevmem, Bay Ünal. Sevgi hissetmem. Sadece yaşarım. “Yalan söylemiyorum.”

“Mutsuz musun?”

Bu sorunuz karşısında ise şaşırıyorum. Mutlu değilim. Hiç olmadım. “Hayır, mutluyum. Sadece dersler zor geliyor.”

İç çekiyorsunuz. “Bana yalan söyleme, Defne.”

“Neden yalan söylediğimi düşünüyorsunuz?”

“Çünkü normal bir insana göre fazla gülümsüyorsun. Çok espri yapıyorsun. Sonra kenara çekiliyorsun. Sanki espri yapınca kimse senin aslında mutsuz olduğunu anlamayacakmış gibi.”

Bunu fark etmeniz karşısında dehşete kapılıyorum. “Siz mutlu musunuz?”

“Evet.” diyorsunuz. Gülümsediğinizi tahmin ediyorum.

Ben de gülümsemeye çalışıyorum ama yanımda beni gören biri yokken gülümsemem. “Nasıl hissettiriyor? Mutlu olmak?”

“Olması gerektiği gibi hissettiriyor.”

“Hiç boğuluyor musunuz?”

“Bazen. Sen?”

“Kendimi bildim bileli. Her saniye.” İtiraf etmenin ağırlığıyla sonlara doğru fısıldıyorum.

“Bunu biriyle konuştun mu hiç?”

“Hayır, Bay Ünal.”

“Neden?”

“Çünkü utanç verici.”

“Bundan utanmamalısın.”

Öylesine gülümsüyorum. “Fiziksel bir yara alınca insanlar utanır, Bay Ünal. Ben ruhumda, yüzümü kaplayan bir yarayla yaşıyorum. Yalnızca konuştuğum zaman görebilecekler. Neden konuşayım ki?”

“Bir ilacı olmalı.” diye öneriyorsunuz.

“Ruhumuzdaki yaraların ilacı yoktur. Onları bir başkası da iyileştiremez.”

“Peki ne yapacaksın? Hayatın boyunca böyle mi yaşayacaksın?”

Hayır, intihar edeceğim. “Alışırım.” Duraksıyorum. “Alıştım.”

“Buna yaşamak denmez ama.” Sesiniz biraz öfkeli çıkıyor. “Böyle olmaz.”

Tekrar gülümsüyorum. Tuhaf hissettiriyor. “Bay Ünal, kanatlarınız çok güzel.”

Bir an susuyorsunuz. “Kanatlarım mı?”

“Evet, kanatlarınız.” Sesim yine titriyor. “Ama ben onlara layık değilim. Beni kurtaramazsınız.”

“Aptalca bir şey yapmayacaksın, değil mi, Defne?” Sesiniz bu kez endişeli.

Gözyaşlarım akıyor ama elbette hıçkıramıyorum. “Yapmayacağım, Bay Ünal.” Sözlerim çok net çıkıyor. Titremeden eser kalmıyor.

İnanmıyorsunuz. İnanmadığınızı biliyorum. Yaptığım birkaç itiraftan hemen pişman oluyorum ama artık çok geç.

“Hadi, gel. Kantinde bir şeyler içelim.”

Sizi daha fazla oyalayamayacağımın farkındayım. Bu yüzden kabul ediyorum. Yerimden kalkıp gözyaşlarımı kuruluyorum, üstümü düzeltiyorum ve kapıyı açıyorum. Karşımda bekliyorsunuz.Gülümsüyorum. “Hep bu okul yüzünden.” diyerek burnumu çekiyorum. Tüm suçu okula atmak daha kolay çünkü.

Yüzümü yıkarken arada aynadan sizi izliyorum. Beni baştan aşağıya süzüyorsunuz. Ve içimi gördüğünüz, kıvranan ruhumu hissettiğiniz hissi bir kere daha damarlarıma karışıyor.

Bu çok korkutucu, Bay Min.

Ama bir yandan da özgür hissettiriyor.

5
like
1
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
7 Yorum konuları
0 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
6 Yorum yazarları
Hasan Hüseyin KaradumanyellowredÇalıkuşuÇağla Defnesila Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
sila
Yazar

Yazılarınızı gerçekten severek okuyorum. Şu an favori yazarlarımdansınız. Devamını görünce hemen ilk açtığım o oluyor fanzinler arasında. Başarılarınızın devamını dilerim 🙂

Hasan Hüseyin Karaduman
Üye

Çok garip bir mektup olmuş

yellowred
Yazar

”Hayatın neresinden dönülse kardır”