“Okyanusla, gökyüzü gibiydik biz seninle. İkimizde maviydik, birlikte gibiydik. Aslında hiç birleşmemiştik.”

Biliyor musunuz bayım, küçükken çok mutlu bir kızdım. Her gece büyük babamın anlattığı hikayelerle uykuya dalardım. Şimdi ise saat gecenin ikisi ve göz kapaklarım kapanmayı reddediyor.

Beynimin içinde dolanan kuyruksuz tilkiler, kalbimin içerisinde var olan acıydı belki de bunun sebebi. Siz uyuyabiliyor musunuz? Size masal anlatma mı ister misiniz? Ya da durun bayım, kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakın.

Orada var olan acıları ve umutları görebiliyor musunuz? Benim gibi hissedebiliyor musunuz? Size küçük bir sır veriyim mi bayım? Her gecenin ardından bir umut var olurmuş gökyüzünde. Bu umutlar yıldızlardır aslında. Bir yıldız kaydığında bir umut yok olur sonsuzluk içerisinde. Bu gecede bir umut yok oluyordu gökyüzünden. Görebiliyor musunuz bayım? Kayan umudu görebiliyor musunuz?

Avucumu açarak tutmak istesem de ulaşmak en az tutmak kadar imkânsızdı bayım. Sanırım bu kayan benim umudumdu. Karanlık derinliklerimde var ettiğim tek umudum, yani siz bayım.

Evet bayım, bugün kayıp gittiniz ellerimden. Tutamadım veya tutmak için çaba sarf etmedim. Her ne derseniz deyin bayım. Kalbime saplanan bu acı nefes almamı bile zorlaştırırken bir umudun kaybolmasına engel olamazdım.

Şimdi size küçük bir masal anlatacağım bayım ama bu masalın sonunda mutluluk yok. Acı ve mutsuzluk var. Çünkü acı sonlar anlatılmayı hak eder bayım. Acılar bunu hak eder. Mutluluk hep var olur ama acılar saklıdır ve artık herkesin onları görmesi gerek.

Ülkenin birinde küçük ve sıcacık bir aile varmış. Bu aile ülkenin en mutlu ailesiymiş ama küçük bir acı gömülüymüş her birinin kalbinde. Genç çift her ne yaparlarsa yapsınlar bir çocuğa sahip olamıyormuş. Artık tamamen umutları tükendiğinde bir mucize doğuvermiş gebe kalan umutlarından. Genç kadın hamileymiş ve bir kız çocuğu olacakmış. Bütün aile sabırsızlıkla çocuğun doğacağı anı beklemeye başlamış.

Aylar birbirini kovalamış ve o gün gelmiş. Genç kadın dayanılmaz acılarla doğuruvermiş küçük kızı. Bütün karanlık yok olmuştu küçük kızı kucağına alınca. Aile sevinçli kahkahalarla eğlenirken bir doktor elinde ölü siyah kelebeklerden oluşan bir zarfla gelmiş yanlarına. Aile şaşırmış ve birazda korkmuşlar. Doktor hiç konuşmadan zarfı uzatmış kucağında bebeği olan kadına. Kadın eli titreyerek almış zarfı. Açmak istemiyormuş ama açmak zorundaymış.

Kucağındaki bebeği papatyalardan yapılan beşiğe koyup titreyen elleriyle açmış zarfı. Zarfın içinde bir çift kulak ve bir dil çıkmış. Kadın anlamış o an bu zarfın ne için olduğunu. Gözünden bir damla acı akıvermiş küçük bebeğin avucuna. Küçük bebeğin avucu yanmış bir alev misali.

Bütün aileyi bir hüzün kaplamıştı o an. Herkes biliyordu bu zarfın ne olduğunu ama inkâr ediyorlardı kendi içlerinde. Bu zarf kızın kusurlarını barındırıyordu. Kusursuz olan kusurlarını. Küçücük kız sağırdı ve bu yüzdende konuşamayacaktı. Herkes bunu bir kusur olarak görüyordu. Küçük kız büyüdü ve genç bir kız oldu. Herkesin kusur olarak baktığı şey ona göre ona verilen bir hediyeydi. Çünkü sağır olması duymasına engel değildi. O gözleri ve bedeniyle duyuyordu. Konuşamaması ona engel değildi çünkü kalemi dili, kâğıdı ise sesi oluyordu.

Yıllar geçti ve genç kız bir gün sürekli olarak gittiği bir kütüphaneden birine aşık oldu. İşte o an kendini kusurlu hissetti. Adam o kadar kusursuzdu ki kızın bütün yaşamı diz çökerdi önünde. Her şey aslında yeni başlıyordu. Genç kızın kalbi alev alev yanmaya başladı. Sonra bedeni de aleve mahkum oldu ve o gün o gencin önünde veda etti yaşama. Bu onun için en güzel ölümlerden biriydi. Kız tamamen küle döndüğünde genç adam elinde papatyalardan oluşan bir zarfla çöktü küllerin yanına. Bütün külleri bir toz tanesi bile kalmayacak şekilde toplayıp zarfın içine doldurdu. Her bir toz tanesini saydı zarfın içine koyarken. Yirmi beş toz parçası. İşte bu parçalar kızın yaşını simgeliyordu. Genç adam bir okyanusun başına gelerek geceye kadar beklemiş sakince. Genç kızı hiç tanımıyormuş ama kalbinden gelen bir ses ona bunu yapması gerektiğini söylüyormuş.

Ay, bütün mutlulukları sakladığı an zarfın kapağı açılıp bütün toz parçaları saçılmış gökyüzüne. 25 yaş ve her bir yaşın içinde tutuklu kalan umutlar artık gökyüzündeymiş. Öyle güzel parlıyorlarmış ki adam birini yakalamak için ilerlemeye başlamış ama umutlar o kadar parlakmış ki, adam kör olmuş âdeta. İlerlemeye devam etmiş ve koca okyanus onu yutuvermiş. Geride 26 tane toz parçası kalmış ve bu toz parçaları da parıltıya dönüşmüş. Genç kız gökyüzüne, genç adam ise okyanusa mahkum olmuş. Birleştikleri sayılı günlerde oluşan o eşsiz manzaraya yakamoz denmiş.

Bu aşk dillerden dillere yayılmış. İşte acıdan doğan bir kusursuzluğun masalıydı bu, bayım. Hiç var olmadığını bile bile inandığım aptal bir masal.

Peki ya bayım, bizim içinde bir masal var olacak mı? Yoksa yaşamın tozlu sayfalarına mı gömüleceğiz? Bilmiyorum bayım. Tek bildiğim şey kusursuz bir kaktüsün aptal bir balona aşık olamayacağı.

İyi geceler bayım. Gökteki bütün umutlar sizinle olsun.

Uğrumuzda solan bir papatya.

 

10
like
3
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
16 Yorum konuları
7 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
14 Yorum yazarları
Nasibe AvcıMurat SiyliSamet AkbulutTriskacocuReha Karakaya Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
okan88
Yazar

Diyecek fazla bir şey yok, yine betimlemeleri ön plana çıkartarak yazılanları adeta izletiyorsun bizlere. Her biri ayrı bir keyifli emeğine sağlık.

mehmetcan
Üye

Ellerinize Sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş.

turuncumavi
Üye

Denizde yakamoz gördüğümde bu hikaye gelecek aklıma çok hüzünlüydü Ellerinizle sağlık

hazan
Üye

Ne zordur yaşamadan bir duyguyu yaşamış olarak anlatabilmek ve ne zordur hissedilen duyguları anlatabilmek Adeta ilk cümlenin zorluğunu aşmış gibisiniz

Triskacocu
Yazar

güzel yazı olmuş yüreğinize sağlık…