Kıymetli Gönül Dostum…

Bu mektubumda sana yakın tarihte başımdan geçen bir hâdiseyi anlatmak istiyorum. Dikkat! Bolca hayal ürünü içerir uyarısıyla pek tabiî.

Bir hâyli zamandan sonra uzun mesafeli bir yürüyüşümde, başımdan geçenlerden bahsedeceğim. Bir yürüyüşün kaleme alınacak kayda değer neyi olabilir ki sorusunun aklının ucundan dâhi geçmeyeceğini bilmenin huzurunu bilemezsin.

Neyse…

Güneşin insânı, ısıtmaktan ziyâde; insânın üşümesine engel olması için çaba sarf ettiği bir günü kaleme almama iten en kıymetli yol arkadaşlarımdan söz edeceğim sana, uzun uzun. Sağımda ve solumda yol boyu bana eşlik eden çam ağaçlarından… Sonra sarı, kahverengi, yeşil yapraklarıyla kollarını bana uzatan kayın, gülgen ve ismini dâhi bilmediğim türlü türlü ağaçlardan… Zemini daha yumuşak hissetmem için, karın ayaklarımın altına serilmiş bembeyaz bir halı olduğunun yüreğimde uyandırdığı güzel hissi anlatamıyor olmak ne güzel.

Nasıl güzel yüreği sevgiyle dolması insânın…

Doğanın bu beyaz gelinliğinin kendisine ne kadar yakıştığını yüreğimle haykırdığım doğrudur. Anlatılması imkân dâhilinde olmayan bu güzelliğin derin sessizliğini bozmamak için suyunu kısan ırmakların yanından gülümseyerek geçtiğim de.

Zamanın, zamansızlığa aktığı bu anda güzel insân ve güzelliğe hizmet etmek hedefli yaşları henüz 13-14 olan Muhammed Sami, Muhammed Emin, Kemal Enes ve Abdüssamed isimli yol arkadaşlarımdan söz etmemem eksiklik olur. Gözlerinden yüreğime dolan umut ışığını anlatmak kadar güç, kelimelerinden dökülen hâyâ ve zarafeti. Öyle güzel ve saf ki yürekleri gönül dostum, anlatmaya kelime bulamıyorum…

Tabi bir de yüreği yorgun, elleri nasırlı, güçlü olabilmenin sınırlarını gözlerinden okuduğum babamdan da…

Dünyânın yüküne, çıldırtan dengesine (!) anlaşılması güç düzenine dâir soruların hiçliğe gömüldüğünü okumanın adıydı bir bakıma bu yürüyüş. Sanki doğanın omzuna yaslamış gibiydi rûhum. Öyle huzurluydum… Öyle hafif… Öyle dingin…

Bu güzelliklerin yoldaşlığı eşliğinde kayboluyor yüreği insânın. Dertlerin bile dertsizliğe tebdîl ettiği bu pencereden ayrılmamayı, oradan ömrümün sonuna dek dünyâya nazar edebilmeyi ne çok isterdim. Ne çok isterdim zamanın durmasını… Zamanın durduğunu hissettiğim bu ânın sonsuzlukla vasıflanmasını…

Beklentisizliğin bile ne büyük bir beklenti olduğunu bildiğim halde böyle büyük bir beklentinin yüreğimi mahkûm etmem ne büyük bir acizlik…

Acizliğimi unutmuş olmamın acı gerçeği, kendimi bilemememden tevellüd bu haddini bilmezlik…

Değil mi gönül dostum?

İnsânı esir eden, bitiren; bu beklenti hissi değil midir ki?

Esâretin en temel sebebi, bitip tükenmek bilmeyen içimizdeki sahip olma isteği…

Yüreğimin yorgunluğuyla seni üzmek istemezdim gönül dostum; lâkin yormadan da sendeki beni yaşatamam biliyorsun… Yorgunluklarımın temel sebebinin ne olduğunu da çok şükür…

Şimdilik ALLAH’a ısmarladık gönül dostum.

Yorgunluğumla yorduğum yüreğinin affına sığınıyorum ve bil ki sen yorulma diye bütün bu yorgunluğum… Sınırları zorlayan durgunluğum…

 

60
like
60
love
0
haha
1
wow
1
sad
0
angry
14 Yorum konuları
5 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
16 Yorum yazarları
Mustafa AKGÜNLÜDostGizem BademÇalı Kuşuferhat ince Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Mustafa AKGÜNLÜ
Yazar

Güzel bir çalışma olmuş

Dost
Üye

Yine duygu yüklü bir mektup okudum. Yüreğinize sağlık

Gizem Badem
Üye

Elinize sağlık

Canan
Üye

Yüreğine sağlık yine severek okuduğum bir mektup oldu.

ecrin çakar
Üye

sahipsiz mektupsa niye yazıyo ki