Eşini kanserden kaybedeli 2 yıl olmuştu. Her günü bir önceki günün aynısı İçki, sigara, bazı zamanlar esrar.

İşten evine gelip sünger gibi içip, televizyon karşısında sızmak, bazı akşamlar bilinçsizce gittiği pub. Bir gün alkol komasına girecek kadar çok içti. Uyandığında kolunda serum, kardiyografinin sesi, anlamsız uğultu şeklin de belli belirsiz konuşmalar, belli belirsiz beyaz, bazen de sarımsı bir ışık. Evet Jack bir hastanedeydi. İçeriye giren hemşire;

“Çok güzel uyanmışsınız. Biran uyanmayacağınızı komada kalacağınızı düşünmeye başlamıştım”.

Neyse ki o çok içtiği gece eve gitmemiş bir pubda rutinine devam etmiş, fenalaşınca hastaneye kaldırılmış ve 2 gün boyunca baygın yatmıştı.

Hastaneden taburcu olduktan sonra, hayatının böyle devam edemeyeceğine karar verdi. İnternet den bulduğu bir NLP kitabını okumaya başladı. Kitap; kişilerin kendisini bulması için yolculuğa çıkmaları gerektiğinden, kötü günleri hatırlatan mekanlardan, ortamlardan , insanlardan uzaklaşarak kendi iç yolculuğuna fiziki hayatta da çıkması gerektiğinden bahsetmekteydi.

Kararını verdi, geçmişe dair ne varsa uzaklaşacaktı. Eşi Eliy ile zorluklarla aldıkları evi , halen gıcır gıcır olan, deyimi yerindeyse koltuk poşetleri üzerinde Chevrolet marka Cruze unu sattı. Artık geri dönüşü yoktu. Bu bunalımdan, tek düzelikten sıyrılmanın vakti gelmişti.

Ulaşımını belirti bir yere kadar otobüs ile yaptıktan sonra, kalan kısımları otostop ile tamamlamayı düşünmekteydi. Sonuçta nereye, ne zaman gittiğinin bir önemi yoktu.

Özel bir şirkette üst düzey güvenlik amiriydi. İşine gelerek istifasını verdi. Hiç kimse açıklama yapmadan istifa etmesine anlam veremedi.

Massachusetts otogarından kalkacak ilk otobüsten yer aldı. Uyandığında Otobüs 95. Otobandan ilerlemekteydi aniden içini garip bir hüzün kapladı. Çok hızlı bir karar mı vermişti? Gerçekten doğru olanı mı yapmaktaydı? Yaptığı bir aptallık mıydı? En önemlisi daha mı iyi hissetmekteydi?

Olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki sanki yolculuğa, iç dünyasını keşfe çıkmıyor, adeta geçmişinden, karısını kaybettiği bu bok yuvasından alelacele kaçıyordu.

“Umarım yaptığım doğrudur”

Yaptığı doğru olmasa bile ilginç bir şey fark etti. Bu süre zarfında karısı bir kere bile aklına gelmemiş, o içini gıcıklayan , aklına geldiğinde mide kramplarına yol açan, soğuk soğuk terleten duygu yoktu artık. Bu duygunun olmadığını fark ettiğinde, duygu yeniden bastırdı. Sabahtan beridir, aslına bakılırsa günlerdir, yıllardır tam olarak bir şey yememişti. Kahve, içki, Oreo, cips, sigara…

Bir süre sonra mide bulantısı dayanılmaz bir hal aldı. Otobüsten inmeli bu soğuk son bahar akşamında kendisini buz gibi havanın kollarına atmalıydı.

Sırt çantasını alıp, şoförün yanına koşarak;

“Hemen dur!”

“Bir sorun mu var bayım, hasta falan mısınız?”

“Sana söylüyorum ne olduğu önemli değil hemen dur!”

Acı bir firen sesi ile otobüs durdu.

Yolcuların şaşkın bakışları altında hızla otobüsten aşağıya, soğuk havaya koşarak midesinde ne varsa 95. otobanın asfaltına çıkarttı. Biranda yüzüne tokat gibi çarpan soğuk onu rahatlatmış, eli dizlerinde derin derin nefes alırken, el işareti yaparak otobüsün yoluna devam etmesini istedi.

Otobüsün hareket etmediğini görünce;

“Yürüsene be adam gelmiyorum işte. Kalıp otobüsünde kusmamı mı istiyorsun? İstersen güzel otobüsünde kalıp kakamı da yapabilirim.”

Otobüs şoförü “Canın cehenneme huysuz pislik diyerek” gürültülü motor sesi ile yoluna devam etti.

Otobüs gitmişti. Jack kendisine geldikten sonra etrafa bakındı. Batı Greenwich, Trunpie yol ayrımında Wendy’nin, Denny’nin yeri ve Maritto konaklama, kalacak yerler, yemek yiyebileceği mekanların olduğu bir yerde inmişti. Denny’nin yerinde bir kahve sipariş etti. Aslında o kadar açtı ki bu siyah pis sıvıyı içemeyecek kadar kötü hissetmekteydi. Bir tanede günün menüsünden sipariş etti. Köri soslu tavuk, safranlı makarna. Kulağa Hint yemeği gibi gelmekte, görünüşü de bol baharatlı Hint yemeklerini anımsatmaktaydı. Midesinin durumunu göz önünde bulundurarak;

“Umarım kusmam” diye düşündü.

Yemeğini bitirmiş, korktuğu gibi midesinde kasırgalar kopmamış, canı o güzel müthiş kokulu siyah sıvıdan çekmişti. Bir olguya, bir nesneye, hayattaki her şeye bakış açılarının ne denli değişken olabileceğini fark etti. Normalde Eliy hayatta iken dünyanın daha güzel bir yer olduğunu, Eliy öldüğünde de aynı dünya içinden çıkılmaz bir hapishane gibi hissettirdiğini anımsadı.

Bazen en sevdiğimiz şey bize dünyanın boktan şeyi gibi gelse de, durum normale döndüğünde en muhteşem hazinesi gibi görünüp, hissettirebilir. Kahvesinden aldığı son yudumla uykusunun geldiğini fark etti. Mariott’un yerinde bir gecelik oda kiraladı.

Güzel country çizgilerle donatılmış bir oda. Country bir yatak. Çok vakit geçirmeden kendisini yatağa atmış, yatması ile uykuya dalması bir olmuştu. İlk kez sızmadan ayık bir vaziyette, nerede olduğunu, hangi yatağa yattığını bilerek uykuya daldı.

“jacK! JaCK! JACK!”

“Bu Eliy’nin sesi. Aman Allah’ım.”

“Uyuyor muyum yoksa uyanık mıyım? Ya da Sarhoş muyum?”

“Hayır. Sarhoş değilim!”

“İlk kez ayık olarak uyuduğumu hatırlıyorum.”

“JACK!”

“ELİY!”

“Etraf neden karanlık. Neden hiç bir şey göremiyorum.”

“Bu tuhaf seste ne? Bu renk…”

Altın sarısı bir renk, mekanik , insan konuşmasına benzer bir uğultu, fakat bildiğimiz dilde değil gibi…

Memeliler dışındaki canlıların, sürüngenlerin, sölenterlerin, kuşların vb. hayvanların rüya görmediği söylenmektedir. Rüya gerekli bir şey midir? Hiç rüya görmesek , rüya görmeyen bir canlı olsak, rüyayı bilmesek eksikliği hissedilir mi?

Uykuda mısınız ya da uyanık mısınız emin olmadığınız bir an yaşadınız mı? Uyku felci adında rüya ile gerçeklik arasındaki ince çizginin kırıldığı o duyguyu tattınız mı? Her şey çok gerçektir. Kalkmak istersiniz, kaçmak istersiniz, avazınız çıktığınca bağırırsınız kimse duymaz. İnanıyorsanız salya sümük dua ederek ağlarsınız. Sadece iç sesiniz, kulaklarınızda garip bir ses, gözleriniz açıksa ortamın kendisi. Gözleriniz kapalıysa ışık ve renkler.

***

Jack hayatında hiç rüya görmediğini anımsadı. Görmüş olsa da hatırlamıyordu. Sabah uyandığında Eliy’nin sesi, altın sarısı renk aklındaydı. Çok gerçekti. Daha önce rüya görmediği için sesin ve renklerin gerçek dışı olabileceğini kabullenemedi. Sanki gözünü açsa , bir aça bilse Eliy’i karşınsa altın sarısı renkler içerisinden kendisini çağırdığını görecekti. Eliy’nin Sesindeki endişe Jack in midesine kramplar girmesine neden olmaktaydı.

***

Rüyanın etkisinden çıkabilmek için aldığı duş iyi gelmişti. İçinde bulunduğu bunalımdan ötürü bir aydır duş almadığını fark etti. Ya da bir ay mıydı, iki ay mı, üç… Anımsayamadı. Buğulu aynada iri mavi gözleri belli belirsiz ışıldamaktaydı. Aynanın buğusunu silmek için elini uzattı, eli aynaya temas ettiğinde bir fısıltı duydu. Sanki derinlerden gelen ses Jack’i çağırıyordu, tam o esnada karşı dairenin kapısı gürültüyle kapandı.

Uzun zaman sonra kendisini ilk kez aynada görmüş, kumral saçlarının belirli bölgelerinde aklar çıkmış, sağ gözünün altında ince yara izi belli belirsiz hakimiyetini sürdürmekteydi. Bu iz nasıl ve ne zaman olmuştu? Çocukken mi? Hayır, eliyi kaybettiği gün salya sümük ağlayarak hastaneden koşar adımlarla kaçtığı geceydi. Şeffaf otomatik kapı açılmak için geç tepki vermiş ve iri cüssesi ile bodozlama kapıya girmişti. Parçalanan cam kapının bir parçasının yüzündeki bu ize neden olduğunu hatırladı.

“Ne aptalca… Komik de aslında…”

Eşin ölüyor, her şey daha boktan gidemez diye düşünürken , liseli kızlar gibi ağlayarak koşarken şeffaf bir engele çarpıyorsun. Hem kapıyı kırıyorsun, hem de yüzünü parçalıyorsun. Eliy’nin cenazesini teslim almak için hastane muhasebesinin Fatura ettiği tutarın altında “ek gider” Otomatik Kapı yazısını anımsayınca tekrar tebessüm etti.

***

Küçük bir kahvaltıdan ve o müthiş siyah sıvıdan içtikten sonra dışarı çıktı. Öğlen olmuştu , açık berrak bir gök yüzü ve güneş. Güneş olmasına rağmen hava biraz serindi. Asker yeşili sırt çantasını sırtına asarak yola koyuldu. 95. Otobana çıktı. Araçlar vızır vızır geçiyordu. Günlerden Pazar olmasından kaynaklı olacak ki trafik çok kalabalıktı. Ağaçlık bir alandan, kuş sesleri ağaçların hafif hışırtılı müziğini dinleyerek Division caddesine çıktı. Otostop yapmak için mükemmel bir gün ve mükemmel bir yer diye düşündü.

Birkaç araç Jack’i görmüş fakat durmamıştı. İleriden Chevrolet marka Cruze içerisinde yaşlı bir adam belirdi.

“Çok ironik” diye mırıldandı.

Aynı otostopçu el hareketini yaşlı adamada yaparak durması için dua etti. 2 saat boyunca bir araba durdurabilmek için büyük çaba sarf etmişti. Yaşlı adam Jack’i geçerek biraz ileride yavaşladı, korna çalarak arabanın içerisinde gel işareti yaptığı, Jack’i çağırdığı görünmekteydi. Jack koşarak arabaya yaklaştı ve kapıyı açarak arabaya bindi.

Adamın isimi Gerald’dı. Gerald hava kuvvetlerinden emekli olmuş , şehirli hayatından elini eteğini çekerek buralara yerleşmişti. Gerald Jack’e nereye gittiğini sordu. Jack aklında bir yer olmadığını sadece gittiğinden ve neden bu yolculuğa çıktığından bahsetti. Kendisini iyi hissedeceği yerlerde birer ikişer gün belki de daha fazla süre ile kalacağını, sonra yine otostopla başka kasabalara, şehirlere gideceğini söyledi.

Yaşlı adam Hopkins Hill yoluna saptı, yaklaşık kırk beş dakika sonra, Jack;

“İşte burası” diye haykırdı.

“Burası”

“ilk durağım burası olacak”

****

Town’s Hill’e Hoş Geldiniz

Jack arabandan inerek Town’s Hill tabelasının altında Gerald’a teşekkür ederek arkasını dönüp kasabaya giden yola koyuldu.

On beş dakikalık yürüyüş sonunda Yuvarlak kasaba meydanına ulaşmıştı. Üç dört katlı binalar altında dizilmiş Küçük bir sinema, küçük restoranlar, eczane, binalardan bağımsız sağlık ocağı..

Meydanın ortasında küçük bir Pazar kurulmuştu, çocukların oyun heyecanı ile bağırışları, kalabalığın uğultusu…Bir kasabada olması gereken her şey vardı. İnsanları güleç, candan kanlı canlı görünüyordu, o kadar çok çocuk vardı ki nereye baksanız beş on yaşlarında kız ve erkek çocuklarını görebilirdiniz.Meydana gelene kadar bir kaç kasabalı görmüş, Jack’i görür görmez ağızları kulaklarına varana kadar gülerek selam vermişlerdi.

İlginç olan kasabanın girişinden, kasaba meydanına kadar neredeyse tüm alanlarda burnuna pişmiş et kokuları gelmekteydi. Sanki toplu bir barbekü çılgınlığı yaşanmış, pişirilmiş etler havalara, sokaklara saçılmış gibi kokmak taydı. Kasaba meydanına geldiği yolda sağlı sollu güzel tasarlanmış bahçeli evlerin verandalarında kurutulmuş etler dikkatini çekmişti.

“Belkide gerçekten kasabalı toplu barbekü partisi verdi” diye düşündü.

Et yemeyi sevdiğinden bu koku ve kurutulmuş etler onu hiç rahatsız etmedi aksine bu durum karnını acıktırdı. Küçük bir restorana girdi, restoran dekorasyonu geleceğe dönüş filmindeki, Marty’nin geçmişte Biff’le kapıştığı o küçük restorana benziyordu. Jack; Filmden bir repliği anımsayarak “Ben tavuk değilim” diyerek gülümsedi.

Siparişini iri memeli, Sarı saçlı karnı burnunda, teni ıstakoz gibi kırmızı, çok konuşkan olmayan bayan bir garson aldı.

“Başka bir isteğiniz var mı?” Diye sordu kadın.

“Yok teşekkür ederim…”

“Bir saniye bir şey var aslında, buralarda kalabileceğim bir otel ya da pansiyon var mı?”

“Tom’un yerinde kalabilirsiniz.” diyerek alelacele masadan kaçmak istercesine arkasını döndü.

“Pardon oraya nasıl gideceğimi öğrenebilir miyim”

Sanki ezberlemişcesine”Küçük sinemanın arkasında, eski kilisenin yanında” diyerek arkasını döndü.

“Kıç kadar kasabada sanki büyük sinemada var” diye düşündü.

“Teşekkür ederim” diyecekti ki garson kadın çoktan masadan uzaklaşmıştı.

***

Belki Eliy ile sevdikleri şarkı vardır ümidiyle, müzik kutusu başına giderek yemeği gelene kadar şarkı listesine şöyle bir göz gezdirdi, H.İ.M Gone whit the sin. Evet vardı gözlerine inanamadı. Hemen bir çeyreklik atarak müziği başlattı.

Aslında bu şarkı Eliyle sevdikleri şarkı değildi. Gerçekte öyle bir şarkı hiç yoktu, olmamıştı. Hastane odasında Eliy ölmeden önceki akşam, birbirlerine duydukları aşkı, sonsuzluğu düşünerek sabah olana değin ağlayarak bu şarkıyı dinlemişlerdi. Bu durum , şarkının onların şarkısı olması için yeterde artardı.

Yemeği gelmişti, az pişmiş sığır bifteği. Çok güzel kokuyor, sulu ve leziz görüntüsü Jack’in tükürük bezlerini tükürük salgılaması için sıkıştırıyordu. Etten bir parça kopararak çiğnemeye başladı. Hayatında yediği en güzel etti bu, daha önce işi gereği çok lüks restoranlarda yemek yeme fırsatı bulmuştu. Bir kasaba lokantası olmasına rağmen bu et orada yediği etlere fark atardı. Bu kasabada kaldığı sürece yeni uğrak mekanını ve favori menüsünü bulmuştu.Yemeğini bitirdikten sonra bir tane daha yememek için kendisini zor tutuyordu.

“Bu günlük bu kadar yeter”

***

Restorandan çıktığında havanın biraz soğuduğunu hissetti, içi titremişti. Küçük sinemaya doğru yöneldi, herkes onun yabancı olduğunu anladığından yiyecek gibi, baştan aşağı süzerek bakıyor sonara gülerek selam veriyorlardı. Sinemaya varana kadar bir sigara yaktı, uzun süredir sigara içmediğini fark etti. Düzelmenin bu kadar çabuk olacağını düşünmemiş, bu durum onu mutlu etmişti. Kasaba meydanında geçerek sinemaya ulaştı. Sinema binasının arkasında kilisenin ihtişamlı yapısı görünüyordu.

Dar uzun bir sokaktan arka yola geçerek kilisenin kendisini ve Tom’un yerini gördü. Güzel bir manzaraydı. Kasaba meydanında binalar nedeni ile ormanlık alan çok belli olmuyordu. Tom’un yerinin hemen arkası fıstık çamları ile kaplı güzel bir orman, yaklaşık on beş dakikalık yürüme mesafesi ileride de bir tepe. Daha Tom’un yerine varmadan, boş oda olup olmadığını bilmeden yapacağı öğlen yürüyüşlerini, kasabaya, ormanlık alana, tepeye yapacağı keşifleri düşünmekten kendisini alamadı. Eliy’nin kaybından sonra ilk kez yaşadığını hissetti.

Kilisenin yanından geçerek , elli ya da yüz metre ileride, ormanın içerisinde dört katlı, her katta dörder daire bulunan çokta kötü görünmeyen Tom’un yerine ulaştı.

“Çok yaratıcı bir isim” Diye düşündü.

Tom ya kendisi ya da babasıydı, ya da büyük büyük babası. “İnsanlar neden kendi isimlerini yaptıkları işe verir, hazırcılık, yaptığın, yapacağın işi önemsememe. Madem bir iş kuracaksın, bir mekan açacaksın daha yaratıcı düşünerek farklı isimler verebilirsin. Tom’un yeri yerine örneğin; Çam Köşkü olabilir. Bu isimde çamlar içerisinde bir otel olduğundan yine hazırcılık olabilir”.diye düşündü.

“Gerçi köşkle alelade çamı bambaşka niteledim, otelin baştan aşağı çamla yapılmışçasına izlenim yarattım, ayrıca biz kıytırık değiliz bakın bu da köşkümüz diyerek, köşkü yüceltmiş oldum” Bu düşüncelere kafasında dolaşırken, otelin kapısına kadar gelmişti bile.

Kapı kahverengi vernikli, masif ahşaptan yapılmış ihtişamlı görünmekte, pirinçten yapılmış bir aslan kafası da kapı kolunu süslüyordu, O ve T harfleri ile dışarıda tabela olmasa bile burasının Tom un oteli olduğu anlaşılmaktaydı. Ayrıca Kadının dediği gibi “Tomun yeri” değil “Otel Tomas” olduğunu fark etti. Aslan kapı kolundan tutarak kapıyı açarak içeri girdi.

Otel lobisi küçük bir alana sahip , ahşap renklerin ve ahşap bir kaç mobilyanın olduğu sade bir yerdi. İçeride kimse yoktu, kapıdan girişte solda bulunan koyu kahve masa üzerinde bulunan zile basarak görevliye orada olduğunu fark ettirdi. Bir dakika sonra Otel görevlisi masanın arkasına geçerek;

“Merhaba hoş geldiniz”

“Merhaba boş odanız var mı?”

“Evet efendim boş odalarımız bulunmakta”

“Odalarımız mı?”

“Evet efendim otelimiz boş, yılın bu vaktinde buraya kimse gelmez”

“Peki… En konforlu odanızı kiralamak istiyorum”

“Tabi ki efendim, size ikinci kat iki yüz dört numaralı odamızı veriyorum.”

Jack’in neredeyse hiç eşyası yoktu, sadece sırtında bulunan haki yeşili sırt çantası. Sırt çantası içerisinde bir kot , bir kazak, oreo, bir karton sigara, bir baxer, hazır kahve dolu bir kavanoz. .

Otel görevlisi anahtarları alıp” Beni takip edin efendim” diyerek merdivenlere yöneldi.

İki kişinin ancak çıkabileceği genişlikte, dar ahşap merdivenlerden ikinci kat iki yüz dört numaralı odaya, çıt çıkartmadan, ayaklarının ahşap zeminde çıkarttığı tok ses eşliğinde çıktılar.

İçinden”Otel gerçekten de tamamen ahşaptan yapılmış”diyerek gülümsedi.

Otel görevlisi “burası” diyerek anahtarı Jack’e teslim etti.

Otel görevlisi bahşiş bile beklemeden yine aynı tok ahşap ses eşliğinde yanından uzaklaştı.

Jack Odanın kapısından içeri girerek, kısa süreli yuvasına bir göz gezdirdi. Yerler taba renk parke kaplı, çift kişilik yatak, bir mini bar, kahverengi ahşap çalışma masası, masanın yanında bir sandalye, ormana bakan camın yanında bir berjer bulunmaktaydı. Kısa dar koridorun hemen sağında da tuvalet ve banyo.

Kapıyı kapatarak arkadan kilitledi. Sırt çantasını gelişi güzel bir köşeye fırlattı, üzerinde bulunan parkasını, t shirtünü, kargo pantolonunu çıkartarak, sadece bir baxerla kaldı çok yorulmuş, bir an önce uyumak istiyordu. Eşi Eliy’nin doğum gününde hediye ettiği Nacar marka saatine baktı, saat 19:30 u gösteriyordu, artık günler kısaldığından hava kararmak üzereydi. Bu saatte yatarsa gece yarısı uyanabileceğini düşünerek, çantasında sürekli hazır bulundurduğu hazır kahveyi çıkarttı. Oda da bulunan su ısıtıcısında su kaynatarak o muhteşem kokulu siyah sıvıdan yaptı.

Ormana bakan cam kenarındaki berjere oturup kahvesini içerken ormanda beli belirsiz bir ışık hüzmesi görünüyordu. Biraz dikkatli baktığında birkaç kasabalı ormanın içerisinde ellerinde meşale ve gazlambası ile dolaşıyor on beş yirmi metre gittikten sonra belirli bir süre durup sonra yürümeye devam ediyorlardı, ayrıca yanlarındaki çuval içerisinde bir şeyler var ve kıpırdıyordu.Grup gözden kayboluncaya değin kahvesinden aldığı yudumlar eşliğinde onları izledi. Kahve bitmiş fakat uykusuzluğu kaldığı yerden devam etmekteydi.

“Yapacak hiç bir şey yok çok can sıkıcı” diye düşünürken yarın yapacağı gezinin planını çıkartmaya karar vererek, oda da kasabaya ait harita olup olmadığını kontrol etti. Çalışma masası çekmecesinde kasabaya ait bir harita buldu.

Harita çok eski görünmekte, bazı kısımları yıprandığı için parçalanmış ve eksikti. Otelin yeri, kilise, kasaba meydanı, mezarlık ve hatta bir cenaze evi.

Kasaba çevresi belli belirsiz küçük x harfleriyle işaretlenmişti. Sağ alt köşede bir şey dikkatini çekti, sanki italik harflerle “Noah 1985” yazmaktaydı.

***

Tepenin etrafını dolaşan küçük bir çay görünmekteydi, ilk olarak buraya gitmek için güzergahını belirledi, çantasında küçük bir not defteri çıkartarak notlar aldı. Bu süre zarfında saat 22:00 olmuştu.

“Uyku vakti” diyerek yatağa yöneldi.

Geçirdiği en uzun gündü sanki, farkına varmadan çok yorulduğunu hissetti. Yastığa kafasını koyar koymaz derin bir uykuya daldı. Sabah olmuş gün ağarmış, dünden eser olmayan kapalı kasvetli bir hava, hafif yağmur çiseliyordu. Üzerini giyinip kapıya yöneldi, gıcırdayan bir parkeye basarak çıkan gıcırtılı ses sonrası;

“Allah kahretsin” diyerek adeta viyakladı.

Hayatında en nefret ettiği seslerden biri çatal bıçağın tabakta çıkarttığı gıcırtı, diğeri de gıcırtı çıkartan ahşap malzemelerdi. Lobiye inerek kahvaltısını yaptı. Dışarı çıkarak otelin arkasında bulunan dar patika yoldan ormana yürümeye başladı. Temiz hava, yağmurun toprakla buluşması sonucunda açığa çıka güzel toprak kokusu. Actinomycetes isimli bakteri grubunun bu kokuya sebep olduğunu Eliy’den öğrenmişti.

“Güzel Eliy’im buna benzer konular da çok bilgiliydi”

Bildiği konulardan bahsetmeye başladığında aynen bir öğret men edasıyla söze girer ve devam ederdi.

“Yağmur sonrası toprak kokusuna bayılıyorum”

“Biliyor musun Jack bu aslında toprağın kendi kokusu değil, toprak içerisinde yaşayan Actinomycetes isimli bakteri sporlarının yağmur suyu ile ıslanması sonucunda oluşan bir koku. Bu bakteriler aslında karanlık yerlerde yaşarlar, fakat yaz güneşinde bile yağmur yağdığında da aynı kokuyu alabiliriz.”

“Bravo Bayan Eliynefes almadan yaptığın bu güzel açıklama sonucunda kocaman bir öpücük kazandınız “

“Ayrıca bu bakteriler…”

“Tamam yeter artık gel buraya, öpücüğünü vermem gerekli.”

“Güzel günlerdi. Zaman geçtikçe sanki hiç yaşanmamış gibi gelen, geçmişte kalan flu anılar.”

Jack buları düşünürken, ormandaki ağaçların renk cümbüşünü ve tepenin görkemli manzarasını kaçırdığını fark etti. Patikada yürümeye devam ederek, patikanın onu götürdüğü yere gitti. Rüzgar dan ve yaşlılıktan eğilmiş, güneye bakan kısımları yosun tutmuş ağaçların olduğu, meşe ağacı yaprakları ile çevrili geniş bir alana geldi. Su burada biraz genişlemiş ve derinleşmişti. Biraz ileride çokta yüksek olmayan tahta köprü görünmekteydi. Eliy fenalaşınca apar topar hastaneye gittikleri, kır gezisindeki köprüye benzetmişti.

Eliy ilk kez bir köprü görmüşcesine, çocuk misali üzerine çıkarak;

“Jack inanmıyorum bir köprü, hem de ahşap bir köprü, ben köprüden geçiyorum ben köprüden geçiyorum”

“Eliy yavaş ol düşeceksin”

“Ben köprüden geçiyorum”

“Eliy yavaş ol lütfen”

” ELİY!”

“Ne olduğunu anmadan bir anda yere yığılmıştı. Hastaneye apar topar gitmiştik, o yarım saatlik yol bitmek bilmemişti. Yapılan detaylı tetkiklerde rahimin de kist olduğunu öğrenmiştik. Patoloji sonucunda kanser olduğunu anlaşılmış zor bir süreç başlamıştı.

Rahimi alındıktan sonra biraz iyi olsa da, kanser metastaz ile ciğerlerine yayılmış, Ciğerlerden sonraki uğrak noktada beyindi. Güzel Eliy’im öldüğü güne kadar neşesinden bir şey kaybetmemiş, üzüldüğü tek şey öleceği düşüncesi değil, artık çocuk sahibi olamayacağımızdı.”

Jack ahşap köprünün tok sesinin boşlukta yankılanan sesini dinleyerek karşıya geçti. Patika burada yeni den başlamış ve ikiye ayrılmak taydı. Sol tarafta ki yolun sonunda tepenin altında büyük bir mağara görünmekteydi, mağaranın girişine giderek gün ışığının aydınlattığı yere kadar içeriye girdi. Nem, rutubet ve yarasa pisliği karışımı berbat kokuyordu. Havanın kapalı olması sebebi ile çok ilerleyememişti. Bir sonraki gelişinde fener unutmamak için çantasından çıkarttığı deftere not aldı. PS: Feneri unutma.

Zihninde Ely’nin anıları eşliğinde yol ayrımına kadar geldi, düz devam ederek mağaradan ve tepenin eteklerinden uzaklaştı. Yağmur dinmiş hava biraz serinlemiş, rüzgar halen devam etmekteydi. Patikadan saparak ormanın daha sık oldu yöne ilerledi. Belki kaybolurum endişesiyle yerden bulduğu üzeri yosun tutmuş dal parçası ile geçtiği ağaçları kazıyarak, belli belirsiz izler bırakıyordu. Kafasını yerden kaldırdığında ağaçların birinde ilginç bir şey gözüne çarptı. Bir kafes.

Ağaca yaklaşarak yakından görmek istedi. Kafes başının biraz üzerinde, çivilerle ağaca perçinlenmiş ve içi boştu. Bir şey yakalamaktan ziya de, içine konulan her neyse burada kalmasını sağlamak içindi. Esen rüzgarın dallarda çıkarttığı uğultuyla ürperdi, vücudundaki tüm kılların dimdik olduğunu hissetti.

Elindeki dal parçasıyla ağaçların üzerinde izler açarak yoluna devam etti. On beş dakikalık yürüş sonrasında kasaba içerisindeki yola ulaşmış ileriden otel tabelası zorda olsa görünüyordu, daire çizerek cenaze evinin yanından çıkmıştı. Mezarlık içerisinde ağaç yapraklarını ortada toplayıp üzerine atlayarak oynayan çocuklar görünmekteydi.

Kasaba içerisinde nereye baksa çocuk görmekteydi, her köşe başında, cenaze evinden bile çocuk kahkahaları yükselmekteydi. Hava yavaş yavaş kararıyordu.

Kasaba meydanına giderek favori mekanı olarak belirlediği restoranda o leziz etten iki porsiyon yedi. Restorandan çıkarken bir bardakta dumanı üzerinde leziz siyah sıvıdan alarak otelin yolunu tuttu.

Otele gelmiş her zamanki gibi resepsiyonda hiç kimse yoktu. Odasına çıkarak biran önce uzanmak istiyordu. Odanın kapısı açarak içeri girdi, gıcırdayan parkeyi unutarak üzerine bastı. Bastığı anda gürültüyle parke kırılarak ayağı içine girdi.

“Allah kahretsin, ayağım en sevdiğim ayağımı kırıyordum”

Bu ona Eliy’ye yaptığı şakaları hatırlattı. Bazen Jack kolunu, bacağını dizini, kafasını yanlışlıkla bir yere çarptığında canı yanar ve o esnada en sevdiğim kolum, ya da bacağım diyerek Eliy’nin gülme krizine girmesine sebep olurdu. Aklına gelen bu anı , acısı unutturmuş tebessüm ederek ayağını sıkıştığı yerden çıkartmıştı. Kırılan parkeyi temizlemek için eğildiğinde zeminin içerinde deri kaplı kitabı andıran bir şey gördü. Eğilerek onu bulunduğu yerden çıkarttı. Üzerinde büyük kabartmalı harflerle NOAH yazmak taydı.

“Haritadaki isimle aynı, Noah her kimse bu odada kalmış ol malı”

Hızlı bir şekilde deri kaplamayı çıkarttı içerisinde zamanla yıpranmış, sararmış sayfaların olduğu günlük benzeri notlarla karşılaştı. Notları okumaya başladı.

****

Noah’ın Notları 12 Mart 1985

“Ben Noah ; bana göre bir seyyah, gezgin, yakın arkadaşlarıma göre bir deli, tüm mal varlığını bir hayır kurumuna bağışlayarak kendini yollara vuran bir deli. Ailem dönemin en ünlü silah kaçakçılarından, cemiyet içerisinde ise önde gelenlerindendi. En iyi okullarda üst düzey eğitimler aldım, 8 dil öğrendim. Harvard’ı birincilikle bitirdim Yüzme, eskrim de birincilikleri olan bir zengin çocuğuyum. Ailemin bu kadar mal varlığına nereden ulaştığını , yurt dışı gezisinden eve dönerlerken geçirdikleri trafik kazası sonrası öldüklerinde, bana bıraktıkları mirasla öğrendim. Kendimi kirlenmiş hissettim, kanlı parayla sürdüğümüz saltanatı düşündüm ve bir karar verdim… Ben Noah bu kanlı parayı reddediyorum, anne ve babamın ruhları belki huzur bulur umudu ile kalan tüm mirası hayır kurumu na bağışladım ve işte yollar dayım…”

“İlk gezime 1980 yılı mart ayında çıktım. Birçok ülke, kasaba, köy gezdim. Seyahatimin beşinci yılında yolum tesadüfen buraya Town’s Hill e düştü. Görür görmez kasabaya aşık oldum, yemyeşil bir doğası insanı kendisine çeken mistik bir havası var. Sanırım Kısa süreli yeni yuvam burası olacak.”

“Kasabayı bir çok kere gezme fırsatı buldum. En ücra yerlerinden, en dipsiz kuyularına kadar dip bucak karış karış dolaştım. Kasaba benden bir şey saklıyor, sakladığı her neyse bulmamı istiyor.”

14 Mart 1985

“Gezilerimde garip bir şeyle karşılaştım, bazı ağaçların üzerinde içleri boş tel kafesler bulunmakta, sanki gelişi güzel konulmamış ağaçlar belirli bir geometri ile seçilmiş gibi görünmekte. Yanımda harita olmadığından yerlerini belirleyemedim. Bir sonraki çıkışımda haritayı unutmamalıyım. PS: Haritayı unutma.”

15 Mart 1985

“Bir sonraki gezimde tüm kafeslerin asılı olduğu ağaçları belirleyerek harita üzerinde işaretledim. Kasabanın çevresinde bir çember oluşturuyor, görünmez bir bariyer gibi kasabayı dışarıdaki tehlikelerden korumak için yerleştirilmiş sanki.”

Notun son kısımını okuduktan sonra Jack in içi ürperdi. Notlar bu kadar mı? Noah a ne oldu, neden bu notları parkenin altına gizleme gereği duydu? Düşünceler Jack in içini kemirmeye başladı, başka not vardır ümidiyle tüm parkelerinin altına, resimlerin arkasına, dolaplara aklına gelen, gözüne çarpan her yere baktı fakat başka not bulamadı…

Kafeslerin gizemi ne ?

Jack Noah’a ait başka not bulabilecek mi? Kasabanın, kasabalıların sakladığı sır ne?

Kesinlikle alıntı değildir. Kurgu bana aittir.

29
like
3
love
0
haha
0
wow
0
sad
2
angry
23 Yorum konuları
4 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
24 Yorum yazarları
Turgay CelikSERDAR ÖZDEMİRmuhammed altunkayNakhuseyinhalilHasan Kurnaz Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
yellowred
Yazar

”Siparişini iri memeli, Sarı saçlı karnı burnunda, teni ıstakoz gibi kırmızı, çok konuşkan olmayan bayan bir garson aldı.”

bu kadar kısa bir hikaye için çok fazla betimleme kullanılmış.

Bekir Akgül
Üye

Sizin yazılarınızı E kitap üzerinden de takip ediyordum, başarılı bir yazasınız tebirk ederim

Çalı Kuşu
Yazar

Birkaç bölümde sunulması sanki daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ayrıca üslup edebi nitelik kazanmasında ciddi soru işaretleri oluşturabilecek bir tarzda. Kurgu, olay örgüsü ve de özgünlüğüne diyecek bir şey yok. Başarılar

Muhammet Çelik
Üye

Uzun

murat taş
Yazar

Okunabilirlik seviyesi uzun hikayeden dolayı düşük gibi görünsede, post olarak sağlam karekterli bir deneme