Kafama dayadığı silahı alnıma doğru indirdi ardından ittirerek avucuma telefonu fırlattı

“Ara! Ara ulan gelsin buraya”

suratıma çarpıp kucağıma düşen telefonu aldım ve iki elimle ters düz edip Rick’in numarasını tuşladım. Ellerim titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. Birazdan havada asılı bir bıçak gibi parlayan bu gümüş tabanca tarafından delik deşik edilecek olmaktan daha çok elimizden gidecek olanlara üzülüyordum.

Rickle bir hafta önce Sebastian denen köpek suratlı bir adamın  deposundan mal almaya gitmiştik. Malları on beş gramlık paketler halinde alıyor ve Brighton’da  parası olan her serseriye satıyorduk. Kel bir çam yarması vardı. Epeyce aptal bir surata sahipti  ve ağzının kenarından salyası akıyordu. Malları paketlemek için deponun arkasına gidip geldiği yirmi beş saniye içerisinde Rick tam kırk beş gram malı çoktan uzun ceketinin içine atıvermişti. Bu toplamda bin pound eder. Ben malları paraya dönüştürüp başka şeyler almayı planlıyordum ama şu anda Rick’in telefonun ucunda kırk beş gramlık malın kırkını sabah kahvaltımızı ettiğimiz restorandan aldığı kıvrımlı pipetleri kısa kısa keserek yaptığı hortumlarla çektiğini nereden bilecektim?

Telefon uzun uzun çalıyor ama açan olmuyordu. Suratıma yediğim bir kaç tekmeden sonra Rick’in adresini vermeye ikna ettiler beni. Çok sağlam adamlardı. Hani şu ensesinde kıvrım kıvrım et biriken adamlar olur ya. İşte onlardan. O kıvrımlar gücün ve şiddetin işaretidir. Ben bir çam yarmasıyım ve seni dövüp muhtemelen malını elinden alacağım anlamına gelir. Beni depoda bıraktılar. Muhtemelen ölmeye beş kala durumda olduğum için.

Akşama kadar sağ bacağım dümdüz uzanır vaziyette yere basıyor, sağ kolumda bedenimin altında kalmış ve kafamı askıda bırakmış biçimde kırık bir sandalye üzerinde uyudum depoda. Akşam toparlanıp yağmurlu sokaklardan, esrarkeşlerin, travestilerin ve sokak köpeklerinin arasından geçerek eve gittim Yıkandım, temizlendim ve Rick kırklık malı götürmeden önce koparabildiğim bir kısmını çekip uykuya daldım.

Ertesi sabah uyandığımda kapım kırılacak gibi çalıyor ve adamların tekrar geldiğini düşünüyordum. Hemen odanın balkonuna çıkıp kendimi pencere kenarı mermerlerinin üzerine attım. Ayak parmaklarım Brighton’un bok kokan mahallelerinden birinde on metre yükseklikteki bir apartmanın çatı katında rüzgarın ve yağmurun tadına bakıyordu.

Üç haftadır bu apartmanın çatı katında kaçak olarak yaşıyordum ve bazen ben bile eve dönerken nerede kaldığımı şaşırıyordum. Nasıl olurdu da bu adamlar bulabilirdi beni? Bu ……. çocukları bin poundu o kısa kıvrımlı kokteyl pipetleriyle gemi çapası gibi burnuna çeken Rick’i kesin öldürmüşlerdir o zaman diye düşündüm.

Apartman sahibi buruşuk nevale Sophia teyzeden bile daha beyaz ve plastik balkon kapım bir an aralanır gibi oldu. Kendimi tam aşağı atacak ve  şu anda kocasını aldatan (her sabah adam evden çıktıktan sonra başka biri girip bizimkini evire çevire beceriyor) (yani en azından 3 haftadır) Emma denen karının balkonuna düşmeyi deneyecektim ki ince kara bıyıklarıyla meksikalı uyuşturucu kaçakçılarına benzeyen Jacob kafasını dışarı uzattı.

“Ne bok yiyorsun orada?”

“Seni o adamlar sandım”

“Rick’i öldüren adamlar mı?”

Evet Rick ölmüştü. Bir an durdum düşündüm. Bu kadar basit mi? Boğazımda bir yumru oluştu kan kulaklarıma vardı ve orayı cehennem gibi ısıttı.

On beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi Jacob ile Rick’in cesedinin cebinden çıkma o iğrenç pipetlerle  çekecektik. Çünkü uyuşturucu böyle bir şeydir işte. Aldığınız her doz son doz, öldüğünü duyduğunuz her dost son dosttur.

“Nasıl yapmışlar”

“Evin kapısı açıktı zaten ve içerisi darmadağındı. Adamlar epey aramış belli ki. Rick yerde yatıyordu ama hiç kan yoktu, burnunda leke vardı. Aşırı dozdan ölmüş olmalı. Adamlar Rick’in malı çekip öldüğünü görünce çok sinirlenmişlerdir diye düşündüm ve sonra senin cesedine de bakmaya geldim ama sen yaşıyorsun. Adamlar canını bağışladı moruk”

“Yine de emin olamayız. O bin poundu benden çıkaracaklar elbet”

“Ne bok yersen ye ama beni karıştırma moruk. Malın yoktur diye geldim şunu çekelim de keyfimize bakalım sonra bunları düşünürüz”

Bir avuç un gibi duran hatta ondan farksız ama ondan bin kat daha çekici malı elinde öylesine sallıyordu ki daha dün çektiğim dozdan arta kalan malım var diyemedim. Çöreklendim hemen.

Sonra kalkıp gitti ve ben de biraz daha uyudum. Akşamın karanlığına varmıştım yine. Seslere irkildim yarı uyanık vaziyette yatakta doğruldum. Artık gözüm açık uyumam gerekiyordu. Yarı ölü bir adamdım çünkü ben. Sonra derin bir nefes verip rahatladım. Sesler alt kattan geliyordu Emma’nın kocası gelmiş belli ki. Bu sefer dayak yiyor Emma. Sabah yediğinin aksine…

————1. Bölüm Sonu—————-

Orjinal Yazı: Kendi Blogum LINK

 

5
like
0
love
0
haha
0
wow
0
sad
0
angry
5 Yorum konuları
2 Konu cevapları
0 İzleyiciler
 
En çok tepki verilen yorum
En yeni yorumlar
6 Yorum yazarları
Çalı KuşuMert CANBAZKara penceKoray Cömertmustafa Son yorum yazarları
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
mustafa
Üye

Oldukça başarılı bir yazı olmuş tebrikler. Yazının devamı gelecek gibi duruyor merakla bekliyoruz.

Gökhan Kaya
Yazar

Yazım dilin çok iyiymiş kesinlikle daha ileriye gidersin

Kara pence
Üye

güzel

Koray Cömert
Üye

bi rüyaydı

Çalı Kuşu
Yazar

Batı edebiyatı tarzında kaleme alınmış bir hikaye; ancak edebi niteliği açısından ”neden?” sorusu soracağım çok nokta var. Başarılar